KEBİKEÇ

1 Aralık 2020 Salı

BEKÇİ


Akyazı, mütevazı sayıda haneye sahip bir köydü o vakitler. Yukarıda çay bahçeleri, ormanlar ve sıradağlar, aşağıda Karadeniz. 

Atarların Zehra köyün en güzel kızıydı, Bıçakçıların Memet ise köyün en yakışıklı delikanlısı. Zehra boylu poslu, sırma saçlı, mavi gözlü, güleç ağızlıydı. Memet daha boylu poslu, bastığı yeri titretir, ela yeşil gözlü idi. Memet deli gibi sevdalıydı Zehra'ya. Araya kimleri sokmamıştı ki. Kaç kez haber göndermişti hem anasına hem Zehra'ya. Ama kızın gönlü yoktu. Her seferinde geri çevirmişti onu. 

Günün birinde: “Nedir derdin?” diyerek yolunu kesti. “Aylardır süründürürsün beni.”

“Bir derdim yoktur. Benden sana yar olmaz,” dedi genç kız, bastı gitti. 

Delikanlı bakakaldı arkasından. Ama bir daha da kimseyi göndermedi.




Stok Kodu
:
9786052497050
Boyut
:
13.50x21.00
Sayfa Sayısı
:
132
Basım Yeri
:
Eskişehir
Baskı
:
1
Basım Tarihi
:
2020-02
Kapak Türü
:
Ciltsiz
Kağıt Türü
:
2. Hamur
Dili
:
Türkçe
 Barkodu           : 9786052497050

24 Ekim 2020 Cumartesi

56 MODEL

 



Yazan: Özlem PEKCAN

56 Modeldi, Opel’di. Babamın ilk arabasıydı. Dolayısıyla bizim de. Altı silindir, koldan vitesli ve iki oda bir salon genişliğindeydi. Tabiatıyla mekanikti. Ağzı dili yoktu. Yani öyle kapısı zorlandı diye yaygara koparmaz, benzin bitiyor diye uyarmaz ya da sonraki kavşaktan sola dönün diye yol göstermezdi.

Ancak ondaki konfor beş yıldızlı otel odalarında bile bulunmazdı. Öyle ki; bir akşam puslu karanlık azametle çökerken Abant Gölü’nün üstüne arka koltukta ayaklı uçlu yatan iki küçük kız tüylü Siirt battaniyesinin altında yıldızlı rüyalara dalabilirdi korkusuzca. 

Kaporta sağlamdı ancak aksam sorun çıkarmaz değildi. Buna mukabil motordu, karbiratördü, kaçak cıvataydı her ne arıza ise sıkı bir yumruk ya da tekme karşısında giderilmez değildi. 

Elektronik beyni yoktu fakat ruhu vardı. Özgün mizahta karakter sahibiydi. Korur kollardı. Kaprislenecekse bile yer ve zaman gözetirdi. Örneğin; gecenin nısfı dağda bayırda kontak kapatmazdı. Bildiğin gün ortası, Boğaz Köprüsü’nde trafiğin en civcivli saati sustururdu motoru. 

Mavi-beyaz sadece iki renkti ama çocukluğumuzu rengârenk anılara boyamıştı.





6 Ekim 2020 Salı

EN OLAĞANÜSTÜ KURGU

 



En olağanüstü kurgu, yaşamın kendisidir.

RÖPORTAJ: AYŞENUR MAMA 

Başarılı yazar Özlem Pekcan ile yazın hayatına ve “İyi İnsanların Kötü İşleri” adlı kitabına dair konuştuk. Keyifli sohbetimiz sizlerle… 

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Özlem Pekcan kimdir?

Okumayı sevdiği için yazan biriyim. Bu iki tercih, (okumak ve yazmak) hayatımı şekillendiren esas unsurlardan olmuştur hep. Çevirmenlik yaparak başladığım kariyerim, fikri mülkiyet hakları ve sinema gibi farklı alanlarda temel metinler üstüne yaptığım çalışmalarla devam etti. Şimdilerde ise daha çok yazıyor ve çeviri yapıyorum.  

Bunun sonucunda mart ayında Dorlion Yayınları’ndan önce “İyi İnsanların Kötü İşleri” adlı kitabım çıktı. Akabinde Alaeddine Haïdar’ın yazdığı ve bir dönem tanıklığı içeren “Ankara’da Mustafa Kemal’in Yanında” isimli kitap, Türkçe’de ilk defa benim tercümemle yayınlandı. 

Yazın hayatınız nasıl başladı? Size öncülük etmiş isimler var mı? 

Okuduğum andan itibaren yazmaya da başladım, denebilir. Çocukluğum, epey renkli ve hareketli geçmiştir. Dört kişilik çekirdek bir aileydik, istisnai özel anlar yaratmak veya yaşamak konusunda pek sıkıntı da çekmezdik. Önce bunları hikâye ederek başladım. Diğer taraftan Tevfik Fikret Lisesi ile Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi İtalyan Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuyum. Bu bakımdan Türk Edebiyatı’nın yanı sıra Fransız ve İtalyan Edebiyatı’nın yansımaları da muhakkak ki vardır bende.  

Birkaç isim sorarsanız aklıma ilk gelenler; Reşat Nuri ve Orhan Veli olur. Boris Vian ve Italo Calvino da peşi sıra yetişir.  

Yazarken nelerden esinlenirsiniz? 

En olağanüstü kurgu, yaşamın kendisi bence. Arka fonunda işleyen mekanizma öylesi mükemmel ve öyle gizemlerle dolu ki hiçbir şey, göründüğü kadar olamaz. İşte ben de görünenin yanı sıra ardına sakladıklarının merakıyla yazıyorum. Bu merak, beni günlük meselelerin küçük ayrıntıları ile gerçeklerin büyük sırları arasında yerleşik ve geniş bir coğrafyada savurup duruyor. Payıma düşen neyse alıyor, paylaşmaya çalışıyorum. 

Mart ayında okurlarla buluşan “İyi İnsanların Kötü İşleri” adlı kitabınızdan bahseder misiniz? Bu kitabı neden yazdınız? 

Bu, bir öykü kitabı. Birbirinden bağımsız on beş kısa öykü içeriyor. Gerçek, gerçek üstü ve gerçek ötesinin ince çizgilerle birbirlerinden ayrıldığı, kimi zaman da bütünüyle iç içe geçerek harmanlandığı anlatılar… Örneğin; birinin diğerine duyduğu kinden ötürü bir türlü ölemeyen iki kişinin öyküsü var veya kalbine diken batmış bir kadınla adamın hüzünlü aşkı. Kitapta başkasının kimliğiyle kendine yeni hayat kuran veya kurmak zorunda kalan Züleyha’yı bulabilir, kaytan bıyıklı adamla yeşil gözlü kadının tesadüflerine şaşırabilir, okumanın sabrıyla vardığınız final öyküsünde piyangodan büyük ikramiyeyi kazanan küçük grubun yakaladığı mutlu sonlara tanıklık edebilirsiniz.  

“İyi İnsanların Kötü İşleri” okurlara hangi mesajları vermeyi amaçlıyor? 

Hayatta her şey mümkündür. Her şeyin daha iyisi de mümkündür daha kötüsü de. Bunu belirleyen, tercihlerimizdir.  

Kitabın ismi nereden geliyor? 

Bu dünyada çok az şey, siyah veya beyazdır. Bu bağlamda atfedilenin aksine, iyi insanlar da kötü şeyler yaparlar, tıpkı kötü insanların da iyi şeyler yaptığı gibi. Kitaba adını veren öykü; sevdiği adamdan ayrılmaktansa onun ölümüne göz yuman, görece iyi bir kadının tercihini anlatıyor. 

Sizce kitap, beklenen başarıya ulaşacak mı? 

Dilerim, ulaşır.  

Kitabınızı bir okur gözünden nasıl değerlendirirsiniz? 

Anlattıklarım belki çok farklı değil, belki fazlasıyla öngörülebilir; ama üslubun farkına, ifadenin hususiyetine inanırım. Okurumda bırakmak istediğim de bunların lezzeti ve zevkidir. Kendi yazdıklarım söz konusu iken tarafsız kalmam çok mümkün değil. Bu yüzden ancak başardığımı umabilirim.  

Hazırlık aşamasında olan farklı bir eseriniz var mı? 

Şu sıralar iki çalışmam var. Bir tanesi, geçtiğimiz günlerde çıktı. Dorlion Yayınları’nın “Çocuk Yürekler” projesi çerçevesinde Recaizade Mahmud Ekrem’in “Araba Sevdası” adlı kitabı, çocuklar için düzenlendi. Edebiyatımızın bu ve benzeri yapı taşı eserlerinin çocuklarla buluşturulmasını temel alışkanlıklarının yerleştiği erken dönemlerde okuma zevklerinin şekillenmesi açısından da çok önemli ve kıymetli buluyorum. 

Bir diğeri de Farkındalık Yazarlığı Yazı ve Yazarlık Atölyesi projeleri kapsamında yer alıyor. Atölye esnasında yazdığım öykülerin kitaplaşması üzerinde çalışıyoruz; daha fantastik bir düzlemde insaniyetin kendini gerçekleştirdiği öykülerden meydana gelecek bir kitap.  

Son olarak gazetemiz okurlarına neler söylemek istersiniz? 

Çok zorlu, tüm dünyanın her yönüyle sınandığı bir süreçten geçiyoruz. Yaşam ile ölüm arasındaki sınırların bu derece belirsizleştiği, bir taraftan diğerine geçmenin bu derece kolaylaştığı zamanlarda insani değerleri korumak, her şeyden önemli hale geliyor. Zira bu sınavı ancak bu şekilde geçebilir, mevcudiyetimizi koruyabilir ve sürdürebiliriz. Belki de bu yüzden her zamankinden daha çok okumaya ihtiyacımız var.  

Okumak; bize hatırlatır, öğretir, zahmetsizce deneyim kazandırır. Bunlardan kendimizi mahrum bırakmayalım. Okurlarınıza kitaplarla zenginleşmiş, sağlıklı ve esenlikli günler diliyorum. 

14 Ağustos 2020 Cuma

MERAKLILAR - RİCHARD BACH




özlem pekcan'ın kitaplığından


Yazan: Özlem PEKCAN

İnsanlarla dağ gelinciklerinin paylaştıkları bir dünyada, tastamam bizim dünyamızda, anlaşıldığı kadarıyla en az insanlar kadar ileri bir medeniyette yaşayan dokuz dağ gelinciğinin yaşam macerasının anlatıldığı bir kitaptan bahsetmek istiyorum: “Meraklılar”.

Dağ gelincikleri tabiatın vahşi ve evcilleştirilmesi zor hayvanları olarak bilinir. Ancak Richard Bach’ın hafif ve akıcı üslubuyla bizi içine çektiği dünyada durum çok farklı: Burada, yaşam amacı ve tekâmülü peşine düşmüş kimlikleriyle çıkıyorlar karşımıza.

Shamrock; bir dedektif. İlk büyük gerçeği, dağ gelinciklerinin dünyamıza nereden geldiklerini bulacak kadar iyi bir dedektif.

Budgeron ve Danielle, birbirini çok seven evli bir çift. Biri çocuk kitapları yazıyor, diğeri ise aşk. Bethany, sahil güvenlikte bir kurtarma gemisi kaptanı.

Monty ve Cheyenne, birisi çiftçi, diğeri ise Hollywood starı. Birbirlerine deli gibi aşıklar.

Stormy ve Strobe. İkisi de pilot, birlikte olmak ve dünyayı değiştirmek kaderlerinde var.

Her ne kadar tesadüfen seçilmiş ve hiçbir bağlantıları yokmuş gibi görünseler de, öyküler ilerledikçe satır aralarında kesişen zamanlar ve hayatlara rastlıyorsunuz. Bu bakımdan ilk sayfadan itibaren karakterlere dikkat etmeli sevgili okur, aksi takdirde “ben bu ismi bir yerde daha görmüştüm” diye sayfalarca geriye gitmek mecburiyetinde kalabilir.

Gelinciklerin muazzam dönüşümü içlerinden birinin, korkunç bir savaşın ortasında aldığı kişisel kararla başlıyor: “Kötülükten elimi eteğimi çekiyorum.”

Yazar, basit ancak uygulanması ve benimsenmesi zor ilkeler üzerinde temellendiriyor kitabında tasvir ettiği eşsiz medeniyeti:

“Başkasına vereceğim zararı, her ne olursa olsun önce kendime vereceğim.” ya da “Bütün seçimlerimi yaparken ve her günümü yaşarken en yüksek doğruluk duygusu hep içimde olacak.”

Aşağıdakileri de eklemeden edemeyeceğim:

“Nasıl ki kendime saygı duyuyor ve nazik davranıyorsam, akranlarıma, büyüklerime ve çocuklara da aynı saygı ve nezaketle yaklaşacağım.”

“Başkaları için isteyeceğim diledikleri gibi yaşama, düşünme ve inanma özgürlüğüne sahip olmalarıdır. Bu özgürlüğü kendim için de isterim.”

Sonsuz nezaketle, egodan olabildiğince arınmış, kendini ve kaderini gerçekleştirmek amacına odaklanmış karakterlerimizin maceraları, yaşam misyonu konusunda okuruna da tek bir şey öneriyor gizliden gizliye: “İçindeki sesi dinle!” ya da kitaptaki anlatımıyla “içindeki en yüce doğruyu takip et!”

Çünkü Antonius Ferret’e göre (bu arada ferret, dağ gelinciği demek): “En yüce doğrumuz bütün olası gelecekleri bilir. Bize fısıldadıklarına uyduğumuzda bizi bekleyen ödülün büyük bir mutluluk olduğunu anlarız.”

Anlatı sürdükçe her kahramanın amacına ulaşacağına, aradığını bulacağına ilişkin bir güven veriyor. Tıpkı masallardaki gibi! Doğrusu üslup da bunu destekliyor.

Ama bu yanıltmasın, dikkatli okur, daha ilk satırdan itibaren derinde yatan felsefeye ve varoluş sorularına esir düşüyor. Son satırlarda ise; her bir kahramanın öyküsünden hareketle kendi yaşam serüvenini sorgularken buluyor kendini.

Anlatılmak istenen ile anlaşılan her daim tartışıla gelmiştir. Dolayısıyla bu kitapta da her okurun kendine has bazı çıkarımlar ve sorgulamalar yapacağına inanıyorum.

İşte benimkiler:

o   “Uyuyan Güzel” veya “Külkedisi” kıvamındaki masalsı ve hoş üslup, konu kadar neyin nasıl anlatıldığının da önemini bir kez daha kanıtlıyor. Peki ya kahramanlar dağ gelincikleri yerine insanlar arasından seçilseydi, kitap bu derece etkileyici olur muydu? 

o   İnsana dair tüm hikâyenin dağ gelinciklerine atfedilmesi, okurun hayal dünyasını besleyen ve geliştiren, hatta meseleyi yavanlıktan çıkaran bir yöntem. Bu durumda, insan tabiatı mı çok yavan, yoksa dağ gelinciklerininki mi çok zengin ve derin?

o   Üçüncü gözün kitapta okuduklarını kolayca benimsemesi, doğrulaması ve ikna olması nasıl bu kadar mümkün?

o   Savaşların, itişmenin-kakışmanın görülmediği dağ gelinciklerinin bu barışçıl dünyasında, (eh medeniyette ileriyken) siyasi bir sistem ve politikacılar da var mı acaba?

o   Peki ya insanlar?

“Üzgünüm,” dedi erkek olan (dağ gelinciği) kıza, “kaderimiz bizi ayrı yönlere götürüyor.”

“Ben de,” dedi kız, “kendi yolumuzda birlikte yürüyemediğimize üzülüyorum.”

İkisi sevgilerini kalplerinde sıcacık taşıdılar ama aynı zamanda en yüce doğruyu dinlediler ve zıt yönlerdeki patikalarda yürüdüler.

Pek çok maceradan sonra, şafağa giden yolun dağı aşıp denize ulaştığını, alacakaranlığa giden yolun da denizi geçip dağa ulaştığını keşfettiler.

Aşıklar dağın diğer tarafında, denizin öteki kıyısında tekrar buluştular ve artık yolları birdi.”

(Meraklılar, Richard Bach, 4. Kitap, Monty ve Cheyenne)


7 Temmuz 2020 Salı

DÜNYAYI DEĞİŞTİREN ADAM

Başlık ekle

Yazan: Özlem PEKCAN

“Gençliğimde çok büyük hayallerim vardı, devasa plânlarım, boyutsuz umutlarım,” diye anlatısını sürdürdü adam. Arada bir adımlarını yavaşlatıyor, peşindeki genç çiftin kendisine yetişmesini bekliyordu. “Dünyayı değiştirecektim.”

Antik tiyatroyu yarım daire şeklinde çevreleyen taş basamakların sonuncusuna tırmanmışlardı. Aşağıda sınırları birbirine karışmış deniz ile kumsal bulundukları yerden izleyicilerini derin bir sonsuzluğa davet eder gibiydi. Rehber, ancak yanına ulaşan ikiliye çevirdi sevecen bakışlarını:

“Ama olmadı, yapamadım,” dedi. Hayal kırıklığına uğramış görünmüyordu.

“Sonra ne yaptınız?”

Rüzgârla yerinden oynayan şapkasını başına bastırdı: “Ben de kendi dünyamı kurmaya karar verdim,” diye cevapladı. Kırçıllaşmış gür saçları havada uçuşup durmaktaydı. “Mâdem ki dünya bana uymuyordu, bana uyan bir tane yapardım ben de.”

Aklından geçenlerle bir an duraksadı. Tüm o anılar, tecrübeler birbiri peşi sıra zihnini doldurmuştu belli ki. Neden sonra: “Ve bilin bakalım ne oldu?” diye konuştu tekrar.

“Ne oldu?”

Beklediği sorunun gelmesiyle sırlarla dolu, genişçe gülümseyerek kısaca cevapladı adam: “Dünya değişti.”

18 Haziran 2020 Perşembe

UÇURUM


                  

                     

                                                                                Yazan: Özlem PEKCAN

Nietzsche, bir uçuruma uzun süre bakarsan, onun da sana bakacağını söylemiş. 

Benim açımdan bu; hayata nasıl bakarsan o da sana öyle bakar anlamına geliyor. Sayısız bakışın sayısız uçurumu olabilir meselâ ve atlamak istersen de eğer tereddütsüz kucak açar, hatta keyifle çeker aşağıya.  

Öyle anlar vardır ki bağlar ya da koparıp uzaklaştırır her şeyden. Tek bir düşünce, bir pırıltı ya da zihin oyunu görünmez ancak yeri gayet iyi bilinen o çizgiyi geçirtiverir. Bir de bakmışsın uçurumun dibinde kendi cehenneminin zebanileriyle baş başasın. 

Ne kadar kaçınırsa kaçınsın herkes günün birinde o yarın başında bulabilir kendisini. Elbetteki maharet düşmekte değil, uçmakta. Değil mi ki yer çekimi kanatsız.

Felsefi, dini ya da her ne sistem içinde olursak olalım, neye baktığımızdan daha fazla nasıl baktığımız, ne anlattığından ise ne anladığımız önemli. Zira hayat biz ne kadarsak o kadar, anlam da o kadar.

28 Mayıs 2020 Perşembe

ALEVİNE ÂŞIK MUM



                                                                                Yazan: Özlem PEKCAN

Mum alevine âşıkmış. Öyle âşıkmış ki aşkından erir bitermiş. Alev de muma tutkunmuş. Öyle tutkunmuş ki tutkusundan yanar kavrulurmuş.

İşte bu yüzden giden sevgili de ardında bıraktığının yüreğinde kırk mum yakar öyle gidermiş.  Her gün biri sönermiş.  Kırkıncı gün geriye artık tek mum kalırmış. Ama o mum asla sönmezmiş. Eridikçe dirilir, kavruldukça canlanırmış. Alevi de kendi de tükenmezmiş.

Bu işin sırrı yürekteymiş. En derinlerde, kuytularda gizliymiş. Göze görünmez, dile gelmezmiş. Gelemezmiş. Gelmedikçe de alevine âşık mum, muma tutkun alev yandıkça yanarmış. Hep yanarmış...

SÖYLE SÖZÜNÜ

Ad

E-posta *

Mesaj *

kimler gelmiş:)

Twitter

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı