KEBİKEÇ

Goglar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Goglar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2020 Çarşamba

UMUT BİZİ YAKALADIĞINDA




Hani bazen hayat ağır gelir… 

Hani bazen sebepli sebepsiz can sıkıntısı basar, bir mutsuzluk hissi kaplar ya... 

Endişeler duman olur, etrafını sarar, ruhunu bürür ya insanın...

Çok uzak bir vakitte, neredeyse bana ait olduğundan bile artık şüphe ettiğim bir geçmişte: Sanırım ortaokulda, bir müzik hocamız vardı. Enerjilerinin zirvesinde azgın ve hareketli onca çocuk arasında, başka âlemlerden bu dünyayı izlermiş haliyle gelir giderdi. Ayaklarının yere basıp basmadığı muammaydı.

Nihayetinde bir gün, belki gamsızlığımıza karşılık verme ihtiyacından ya da başka sebepten ötürü, kızı ve damadını bir kazada kaybettiğini, iki torunuyla baş başa kala kaldığını öğrendik. Bütün vurdum duymazlıklarımıza, zorlayıcı yaramazlıklarımıza, söz dinlemezliklerimize rağmen ağırlığını çabucak kavradığımız bir trajediydi bu. 

Yine o sıralarda, bir de şarkı öğretti bize. 

Her şey çok sisli puslu, hayal meyal. Bu yüzden tam bir kurgu yok zihnimde. Ne o yaslı, orta yaşı hayli geçkin hocamın adını hatırlarım bu gün, ne de şarkının tamamını. Yine de bazen kırık dökük bir melodiyle aşağıdaki dizeleri mırıldanırken bulduğum olur kendimi... 

Özellikle de sebepli sebepsiz bir can sıkıntısı dolaşıyorsa başımda:

“Hayatın cilvesi her gün başka olay,
Bazen yok bir ümit, bazen bir dolunay…”


İşte umut bizi böyle yakalar. 

22 Aralık 2014 Pazartesi

ÇOK SEVGİLİ GÜNLÜK



Herkes hayatının bir döneminde günlük tutmuştur, değil mi ama.

Tarihe not düşmek bakımından işte bazı örnekler:



Sevgili Günlük,

senden başka derdimi anlatabileceğim kimse yok! Alt tarafı bir elma ya! Bir elma kadar değerim yokmuş! (Adem)

Sevgili Günlük,
bugün hava bulutlu. Yağmur çiselicek galiba. Romatizmalarım da azdı uzun sürmese bari. (Nuh)

Sevgili Günlük,
herkesten şüphe ediyorum, bi Brütüs’e güveniyorum. (Sezar )

Sevgili Günlük,
bizim imparator iyice sapıttı. "Ülkenin etrafına duvar örün!"diye tutturdu. Yok artık! Bu adam ya ülke sınırlarını bilmiyor ya da bizimle kafa geçiyor! (Çinli Mimar)

Sevgili Günlük,
hiç sorma! Bir yemin ettim ki dönemem. (Hipokrat)

Sevgili Günlük,
yarın bi hamama gidiim diyorum. (Archimedes)

Sevgili Günlük,
içimden bir ses aya gidilecek, Roma bölünecek falan diyor. Hatta ikizkuleler yıkılacak diyor, ama ben ikiz kulelerin ne olduğunu bile bilmiyorum. Hayırlısı... (Nostradamus)

Sevgili Günlük,
şu rus hatun var ya, beni yiyip bitirdi. Bir gece takılsam şu hatunla, kim duyacak ki? (Baltacı)

Sevgili Günlük,
bugün çocuklara hediyeler dağıttım. (Noel Baba)

Sevgili Günlük,
en nihayet bitirdik şu Pisa Kulesini! Biraz eğri mi oldu ne? (Mimar Pisano)

Sevgili Günlük,
mutfakta ekmek kalmamış, ben de pasta istedim. (Marie Antoinette)

17 Aralık 2012 Pazartesi

YÜCELERDENİZ, YÜCELERE GİDİYORUZ

Yaşadığı zamanın ötesinden tüm zamanlara erişen ve mana aleminin en büyük pirlerinden olan Hz. Mevlâna için ölüm günü, "yeniden doğuş günü" demekti. Çünkü O, öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Bu bakımdan, Mevlâna ölüm gününe "düğün günü" veya "gelin gecesi" anlamına gelen "Şeb-i Arûs" adını vermişti.

Günümüzde, her sene Aralık ayında, Konya'da Hz. Mevlana'yı anma etkinlikleri düzenlenmektedir. Ve bu etkinlikler Hakk'a kavuştuğu 17 Aralık günü yapılan Şeb-i Arûs ile sona erer.

Gören göz, işiten kulak ve dokunan el ile algıladığımız bu dünya dışında, bambaşka alemlerin rehberi Hz. Mevlana'dan bir kaç alıntı da bizden olsun, Vuslat Yıldönümünde.

Kimi zaman söz söyleyen kadardır, kimi zaman da anlayan kadar! Hz. Mevlana demiş ki:

- "İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir."


- "Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok."


- "Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır. Ten ehlinin ilimleriyse kendilerine yüktür."


- "Gönül, ne tarafı işaret ederse duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider."


- "Kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne olmayacak şey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak'tan mı? Ne boş zahmet!"


- "Yücelerdeniz, yücelere gidiyoruz biz; denizdeniz, denize gidiyoruz biz. Biz oradan da değiliz, buradan da; mekânsızlık âlemindeniz, mekânsızlığa gidiyoruz biz."


- "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir."

Ve bir de video var, Nezihe Araz'ın yazdığı ve Gülüm Pekcan Dans Tiyatrosunca sergilenmiş olan "HOŞGÖR" adlı oyundan bir bölüm.


31 Mart 2011 Perşembe

EY ÖZGÜRLÜK!



Okulda sıralara, bahçede ağaçlara yazardık adını: Ey Özgürlük!



Ama şimdi büyüdük hepimiz, zaman aktı gitti sular seller gibi! Çok şey değişti. Artık teknoloji kullanıyoruz deliler gibi. Çocuklarımız ellerinde cep telefonları sabah akşam mesajlaşıyorlar birbirleriyle. SMS'leri tükenince de geçiyorlar bilgisayarlarının başına internette "çet"leşiyorlar.

Büyükler için de farklı değil durum. Herkesin evinde ev telefonu, cebinde cep telefonu var, hatta bazen iki tane.

Siyah-beyaz televizyon, TRT'nin tek kanal olduğu yıllar masal oldu... Şimdi her odada bir televizyon, bir sürü kanal var. Sürü-sepet dizi sabahtan akşama arz-ı endam ediyor.

Kitap ve gazete hâlâ okunuyor, ama e-gazete ve e-kitap yaygınlaşıyor giderek.

Her türlü magazinsel, siyasi veya günlük gelişmeyi takip etmek, öğrenmek, ulaşmak çok kolay. İnsanlar her şekilde kolayca ve hızla iletişim kuruyorlar birbirleriyle. Biz yaştakilerin hayal bile edemeyecekleri, ama şimdinin gençlerinin ve çocuklarının ayrılmaz bir parçası oldukları bir âlem idare ediyor artık yaşantımızı. Bu sanal âlem her geçen gün kendi içinde büyüyor, genişliyor, ilerleyen teknoloji her gün yeni bir icad çıkarıyor, muhakkak birşey katıyor bu dünyanın içine ve her defasında daha fazla çekiyor insanları içine.

Ama Ey Özgürlük; tüm gelişmeler teknolojik ve bilimsel, insan ruhu yine bildiğin gibi. Aşk, sevgi, merhamet bir yanda, hırs, kıskançlık ve öfke diğer yanda, bitmez bir savaş içindeler. İnsan eli kendi yaptığı ile güzelleştirirken dünyayı bir yanda, öbür yanda daha beter bir şekilde yerle bir ediyor, büyük yıkımlar yaratıyor yine kendi eliyle.

Bir yandan demokrasi ve özgürlük türküleri yakarken, bir yandan da baskı ve dayatmanın en şiddetlisini uyguluyor kendi gibi düşünmeyenlere. Eşitlik falan derken bazen öyle şeyler oluyor ki; sükût ediyor tüm evren.

Anlayacağın Ey Özgürlük, teknoloji, bilim-teknik falan iyi de insan ruhunda "tık" yok. İki ileri, iki geri, hep aynı.

Şimdilerde yine seni söylese de çocuklarımız, gençlerimiz, okulda sıralara, bahçede ağaçlara adını falan yazdıkları yok artık. Onların kendi yöntemleri var ve iyi ki biz büyükler anlamıyoruz bundan!

Zira en ufak bir şeyde hatta bazen yoktan yere siteler, bloglar kapanıyor sık sık ve bir daha kolay kolay açılmıyor, gazeteler, televizyonlar ceza alıyorlar, başka şeyler de oluyor ama akıl mantık almıyor. İşte bu nedenledir ki; bizim gibi orta ve daha ileri yaşlarda merdiven çıkanlar, zihinlerinde bir tını içten içe anıyorlar seni, bir de en fazla "post-it" lere yazıp PC'lerin ekranına yapıştırıyorlar adını Ey Özgürlük: Anlayacağın başka türlüsü risk içeriyor biraz!



4 Şubat 2011 Cuma

YENİ YILIN İLK DERBİSİ





Yeni Yılın İlk Derbisi'nde Canlı Bağlantı.

 Spiker Anlatıyor:


"Evvet Sayın Seyirciler,


Şubat ayının oldukça soğuk bir Ankara havasında ezeli rekabette yeni yılın ilk derbisinde birlikteyiz. Güvenspor-Eylemspor arasındaki maç birazdan başlayacak. Dünya derbi sıralamasında birinci sırada bulunan maçı yerli ve yabancı pek çok basın mensubu izliyor. Maç ayrıca tüm ulusal kanalların yanı sıra, Avrupa Birliği ve NATO üyesi ülke televizyonlarından da naklen yayınlanacak. Bu günkü maçı, yüz milyondan fazla kişinin izlemesi bekleniyor.


Parkın karşısındaki caddede, ev sahibi Güvenspor oyuncuları şık formaları içinde her zamanki gibi düzgün sıralar halinde tam donanımlı bir halde bekliyor. Kasklar, coplar ve kalkanlar pırıl pırıl. Bu gün de her zaman olduğu gibi otoritelerce favori gösterilen takımın sponsorları "kazanacaklarını" açıkladılar.


Parkta beklemekte olan Eylemspor oyuncuları ise alışık olduğumuz gibi dağınık bir düzende ve karma kıyafetler içindeler. Çoğunluk bere ve kaşkollerinin yanı sıra ellerinde de çeşitli dövizler bulunduruyor.

"Gücümüzü taraftarımızdan alıyoruz, her zamankinden daha iddialıyız" diyorlar.


Evvet Sayın Seyirciler,

her iki taraf da sabırsızlanmaya başladı. İki takım içinde de kıpırdanmalar ve kaynamalar görülüyor. İşte şimdi Eylemspor oyuncuları, Park'tan çıkmak üzere hareketlendi. Gruplar halinde ve karışık bir şekilde caddenin ortasına kadar yürüdüler.


Güvenspor oyuncuları da şu anda harekete geçtiler. Düzgün sıralarda temkinli bir şekilde ilerliyorlar. İki grup caddenin tam ortasında karşı karşıya geldi.


İki taraf birbirini yokluyor, henüz net bir pozisyon yok. Maç öncesi yapılan açıklamalarda her iki takım da "fair play" çerçevesinde mücadele edileceğini bildirmişti. Şu ana kadar her şey kurallara uygun cereyan ediyor.


Eylemspor oyuncuları caddenin karşı tarafına geçmek için atağa geçtiler, Güvenspor baraj kurmuş vaziyette geçişe izin vermiyor. Bu arada iki oyuncu arasında bir tartışma olduğunu görüyorum buradan. Ortamda sinirler oldukça gerildi, oyuncular arasında itiş-kakış başladı. Bu hiç iyi değil.


Sayın Seyirciler,

biraz önceki tartışma ile başlayan itiş-kakış şu anda tam bir arbedeye döndü. Eylemspor yoluna devam etmek isterken, karşı takım tam bir mukavemet gösteriyor. Güvenspor'dan birkaç oyuncu cop kullanmaya başladı, kurallara aykırı bu harekete Eylemspor oyuncuları itiraz ediyor, ama hakem triosu ortalarda görünmüyor.


Saatlerdir süren mücadelede Güvenspor oyuncuları sonuçtan memnun görünmüyorlar ve faul yapmaya başladılar. Şimdi de tazyikli su sıkmaya başladılar. Kayarak düşen oyuncular var, ancak yine de rakip takımın yılmaya niyeti yok, şu ana dek gözle görülür bir ilerleme sağlayamamış olsalar da bulundukları mevziyi kaybetmemeye kararlı görünüyorlar


Fakat o da ne... Eyvah Sayın Seyirciler! Şimdi de biber gazı çıktı ortaya.... Güvenspor, biber gazı kullanıyor... Bu hareket "fair play"e tamamen aykırı. Bir çok oyuncunun sakatlandığını görüyorum. Oyuncular birbirlerine yardım etmeye çalışıyor, bir yandan da inatla caddenin karşısına geçmeye çalışıyorlar. Cadde tamamen bir savaş alanına döndü. Bir tarafta coplar ve tekmeler havada uçuşuyor, bir grup tazyikli su sıkarken, ilerideki başka bir grup da biber gazı kullanıyor.... Güvenspor'lu oyuncular Eylemspor oyuncuları fena halde tekmeliyor ve yerlerde sürüklüyor, onlar da pet şişe ve slogan atarak karşılık vermeye çalışıyorlar... Olayı yakından görüntülemek isteyen basın mensupları da sahada, fakat onlar da darp ediliyor, tiribünde kalan bir kaç tanesi hariç çoğu biber gazından ve sudan nasibini aldı... Siren sesleri duyulmaya başladı. Olay yerine pardon, sahaya çok sayıda güvenlik gücü ve ambulans sevk edildi.

Bu maç karakolda biter Sayın Seyirciler...."


Maç Sonrası Yapılan Açıklamalar


Maçtan sonra basın toplantısı düzenleyen Eylemspor'lu temsilci:

"Maç boyunca gayet iyi hücum yaptıklarını,

rakip takımın kendilerini engellemek için her şeyi denediğini,

çok faullü geçen maçta takımın yenilme sebebinin Güvenspor'lu oyuncuların orantısız güç kullanmaları olduğunu,

gözlemci raporunu beklediklerini ve
aldıkları yenilgiden ders alarak asla yılmayacaklarını

artık bundan sonraki maçlara bakacaklarını" söyledi.


Güvenspor ana sponsoru da maç sonrası yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada:

"Maçta çıkan olayların asıl sorumlusunun karşı taraf olduğu,

orantısız güç kullanımının söz konusu olmadığı aksine rakip
oyuncuların sürekli kendilerini yere atarak yerlerde süründükleri,

takımın elindeki teçhizatı kullanmasından daha doğal bir şey olamayacağı;  

basında yer alan haberlerin aksine olayların çığırından çıkmasının ve biber gazı kullanımının rakip takım oyuncularının kendi oyuncularına sert sert bakmalarından kaynaklandığı" belirtildi.

Hangisine inanırsanız artık!

9 Haziran 2010 Çarşamba

PERDE ARKASI

 "Gerçeğin Öteki Yüzü", bu sezon boyunca Gülüm Pekcan Dans Tiyatrosu tarafından sergilenen ilginç bir tiyatro oyunu. Ama oyun kadar perde arkası da ilginç.

İşte perde arkası görüntüleri!



12 Mayıs 2010 Çarşamba

TANRI, İYİLİK VE KÖTÜLÜK



Bir dahi ve fizik, sıcak, soğuk,  iyilik, kötülük ile Tanrı üstüne dahice bir yorum.







6 Mayıs 2010 Perşembe

HIZIR İLE İLYAS BULUŞTUĞUNDA

Yelda S.

Baharın sona erişi ve yazın başlangıcı olarak kutlanan Hıdırellez’le birlikte, havadaki, topraktaki değişimi fark etmişsinizdir. Yaz döngüsüne girdi ve kendini hissettiremeye başladı. Doğadaki bu değişim enerji olarak da hissedilebilmektedir. Değişen ve yükselen enerji yeni başlangıçlara da bir vesile olabilir.

Hıdırellez’le ilgili, muhtemelen sizin de bildiğiniz bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. Büyük İskender ordularına “ab-ı hayat”ı yani ölümsüzlük suyunu bulmalarını emreder. Askerler, uzun bir zaman ararlar ve büyük bir bıkkınlıkla geri dönerler.

Ancak iki asker, aramaya devam eder, çok yoruldukları bir gün bir dere kenarında otururken kurutulmuş balıklarını yiyip kılçıklarını suya attıklarında balıklar canlanır. Ab-ı hayat’ı bulmuşlardır. Büyük İskender olanları duyduğu vakit askerlerine onları bulmalarını emrettiğinde bizim iki asker ortadan kaybolup, sırra kadem basar.

Bir inanca göre, bu iki askerden Hızır karada, İlyas denizde yardıma muhtaçların yardımına yetişir, yılda bir kez, Hıdırellez’de bir araya gelirler, gül ağaçlarına asılan veya toprağına saklanan dilek ve istekleri toplayarak yerine getirirler. 5 Mayıs akşamı bu ritüeli ben de yerine getirdim. Dileklerimi yazarak ve çizerek ifade ettim, bir gül ağacının dibine gömdüm.

Evrenin sihirli ve gizemli gecesine isteklerimi emanet ettim. Dileklerimin hızlı bir şekilde yerine geleceğini inanarak gelişmeleri beklemekteyim. Baharın sona erdiği, yazın başladığı bu geceye bir rituelle katılmış olmanın keyfine vardım.

Hikâyenin de anlattığı gibi inanç motivasyonu arttırmaktadır. Motivasyonumuz yüksekken hayatımıza katıklarımız da artmaktadır. Sizi motive eden saik ne olursa olsun önemli olan bir şeyi yapmaktır. Zira hayatımız yaptıklarımızla zenginleşebilir.

Dileklerinizin hayatınızda güzellikleri çoğaltarak, hayırlı sonuçlar doğurmasını dilerim.

Hıdırellez kutlu olsun!

19 Nisan 2010 Pazartesi

BURSA'DA ZAMAN

Özlem Pekcan

Bu hafta sonu Bursa'dayız.
Sabah türbeleri gezdik. Osman Gazi, Orhan Gazi ve II. Murat'ın türbelerini.
Karagöz ile Hacivat Anıtının önünden de geçtik.
Ulu Camii, Orhan Gazi Çarşısı, Koza Han. Şimdi, oralardayız.

KOZA HAN
Orhan Gazi Çarşısından, havlu aldım bir sürü. Sonra da, Koza Han'a geçtik. Burası, Ankara'daki Sulu Han'a çok benziyor. İki katlı taş bir yapı, tüm dükkanlar, dörtgen şeklindeki avluya bakıyor. Avluyu çay bahçesi yapmışlar, alışveriş yapıp, dünya para harcayanlar, burada çaylarını yudumlayıp bir veda selamı bırakıyorlar sanki.

İki defa dolaşıyoruz burayı, gördüğüm her şeyi almak  istiyorum doğrusu. İpek şallar, eşarplar, gömlekler, daha bir sürü şey.

Böyle dolaşırken; değerli taşlar, gümüş takılar ve hatıra eşyalar satan bir dükkana düşüyor yolumuz. Dar giriş oldukça geniş bir mekana açılıyor. Küpeler, kolyeler, tesbihler arasında kaybediyorum kendimi. İki tane tesbih seçiyorum, biri açık yeşil, diğeri koyu.

Dükkan sahibi, ufak tefek, güleç yüzlü bir adam: "O aldıklarınız kaplangözü taşından," diyor bana, "bu küpeler de pembe kuartz."

Beğendiğim taşların isimlerini öğrenmek ilgimi çekiyor, sanki kişilik kazanıyor her bir taş. İlgimi farkeden, dükkan sahibi (bundan sonra kendisinden Sahip diye bahsedeceğim) elime bir kitap tutuşturuyor ve:
"Bu kitapta özellikleri yazıyor, bakın isterseniz," diyor.

Ben kitabın sayfalarına dalarken de ekliyor: "Dükkan size emanet, ben gelene kadar satın isterseniz!"

Daha ne olduğunu anlamadan, beni bir başıma bırakıp çıkıp gidiyor. Dışarılarda bir yerde sigarasını tüttürmekte olan arkadaşım bir yüzük beğendi, işte onu parmağına uygun şekilde kestirecek. Oturduğum köşeden kalkmaya çekinerek, etrafı seyre dalıyorum, bir yandan da biri gelse ya da bir terslik olsa diye ödüm patlıyor.

Kitabın sayfalarını yavaş yavaş karıştırıyorum ki, Sahip geri geliyor güleç:
"Tamam verdim, birazdan gönderirler yüzüğü. Ama siz satmamışsınız dükkanı falan?"
Ben de gülüyorum: "Yok yok, sahibi gelsin dedim."

Birkaç kişi geliyor bu sırada, Sahip onlarla ilgilenirken ben de daha önce varolduğunu bile bilmediğim kaplangözünü buluyorum kitaptan.
"Aa, bu taşlar bir süre sonra onları kullanan kişinin ruh haline göre renk değiştiriyorlarmış!"
Sahip, müşterileri uğurlarken sakince gülümseyerek cevaplıyor beni:
"Evet, ama bunlar onlar değil."
"Ama," diye şaşırıyorum, "bunlar da kaplangözü değil mi?"
"Evet. Fakat işlenişi farklı. Sizin aldıklarınız, sıkıştırılmış."
Hiç bir şey anlamıyorum tabii.
"Bu taşlar ufalanıp, sonra sıkıştırılarak tesbih yapılıyor, o yüzden daha ucuz. Bir de her bir taş ayrı ayrı işlenerek tesbih yapılıyor, onlar da biraz daha pahalı oluyor."
"Yani taşları kırıp ufalayarak sıkıştırmak ve bu şekilde tesbih yapmak daha kolay, o yüzden de bunlar daha ucuz oluyor," diye öğrendiklerimi özetliyorum kendime.

Sahip, hafif tebessümle başını sallıyor, sonra tezgahın altından bir tesbih sergisi açıyor önüme. Hematit taşlardan bir tesbih gösteriyor önce, simsiyah pırıl pırıl yanıyor. Sonra yeşil olanı gösteriyor, (bildiniz kaplangözü) hepsi aynı boyda, pürüzsüz ve parlak, doğrusu içim gidiyor, ama fiyatını görünce hiç peşine düşmüyorum içimin, bırakıyorum gitsin!

En sonunda da inci bir tespih alıyor ve üzerini çakıyla kazıyor, bizim "ay, aman!" nidalarımıza aldırmıyor ve diyor ki: "Gerçek inciye hiç bir şey olmaz, bakın." Hakikaten de bir çizik bile yok incilerin üstünde...

Bu arada, istridye içine konulan bir damla sedef ile daha kolay ve hızlı inci üretildiğini de öğreniyorum, sıra sıra ve çeşit çeşit irili ufaklı inci dizilerini incelerken.

Tesbihleri ve küpeleri hediye paketi yaptırırken de değerli taşlarla bezeli gümüş yüzükler dikkatimi çekiyor. Biraz da onlara bakarak oyalanıyorum. Sahip, yine olaya müdahil oluyor:
"Durun, size yeni gelen modelleri göstereyim."

Bu sefer, karton kutular içinde çeşit çeşit yüzükler koyuyor önüme. Bir tanesini seçiyor, aslında bu üçlü bir takım:
"Hürrem Sultan Yüzüğü de deniyor bunlara. O, böyle yüzükler kullanırmış. İster tek tek, ister üçünü birden takabilirsiniz. Yakut, zümrüt ve safir taşları."

Derhal parmağıma geçiriyorum yüzükleri, çok hoş duruyorlar, ben olsam hepsini bir kullanırım diye düşünüyorum.


TAGU GÜMÜŞ
(o taş, bu taş bakınmaktan, resim çekmek aklıma gelmemiş,
bu resmi de Koza Han'ın web sitesinde buldum)

Ayrılırken, Sahip birer taş hediye ediyor bize. İçiçe iki taş aslında, bir tarafı süt beyaz diğer yarısı da sapsarı, ama pürüzsüz ve cilalı gibi.

Adını söylüyor ama hemen zihnimden uçup gidiyor, buna karşılık derhal taşı cüzdanıma koyuyorum, çünkü bereket getirirmiş aynı zamanda!

En nihayet işimiz bitip de dışarı çıktığımızda, neredeyse birbuçuk saattir orada olduğumuzu farkediyoruz.

Koza Handan çıkmamızla, değerli taşlarla geçirdiğimiz büyülü zamanı da geride bırakarak gerçek dünyaya adım atıyoruz. Kaldığımız otel, asker hastanesinin yanında, Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosunun yanındaki sokakta oraya giden dolmuşların durağı olduğunu öğreniyoruz. Bunlar aslında taksi dolmuş ve bindiğimiz arabanın şoföründen, Bursa'nın merkezinde yalnızca bu tip dolmuşların işlediğini öğreniyoruz. Cumhuriyet caddesinden Çekirge'ye doğru hareket ederken, her yerde yeşil-beyaz bayraklar görüyorum.

Tüm çarşılar bu bayraklarla donatılmış boydan boya, şirket binalarında da bu bayraklar sallanıyor baştan aşağı.
"Ne olacak Bursa?" diye soruyorum şoföre.
"Şampiyon olur inşallah," diye cevap veriyor o da samimiyetle, "yarın ki Fener-Beşiktaş maçı önemli."

Yol boyunca, spordan ekonomiye sohbet ediyoruz. Ev kiralarından, kapanan dükkanlardan bahsediyoruz, inşallah Bursa şampiyon olsun, kupa bir de Anadolu'ya gelsin diyoruz ara ara da.

Bursa'da zaman böyle geçiyor.

Sonra ben Ankara'ya geliyorum, bu büyülü zamanı yazmak istiyorum ve tabii ilk önce Ahmet Hamdi'nin şiirini buluyorum: "Bursa'da Zaman"

Her bir dizesi, bana Bursa'da geçirdiğimi hafta sonunu anlatıyor yeniden, ama hissiyatımın en güzel ifadesi aşağıdaki dizelerde gösteriyor kendisini:

"Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billur bir avize Bursa'da zaman."

16 Mart 2010 Salı

BAHAR GELİYOR, BAHAR!











Yelda S.


Henüz yeşillenmedi dağ, bayır, çayır,
Tomurcuklar da açmadı batır batır,
Çok yakında, hissediyorum, bahar geliyor, bahar!

Şu çekmeceler diyorum, pek bi dolu,
Tıkıp tıkıştırmışız herşeyi,
Düşkünüzdür anılara, bizdeki izlerine; tadlarına, kokularına.

Şu çekmeceleri diyorum, boşaltmalı,
Yeni hikayelere yer açmalı,
Yeni tadlar ve kokular keşfetmeli
Korkmayın silinmez izleri anılarınızın, unutmak yoktur zira
Yenilenme zamanıdır.

Bahar geliyor, bahar!

10 Mart 2010 Çarşamba

EVREN BANA TORPİL YAPAR MISIN?


Yelda S. kitaplığından

"Siz hiç 150 kilo oldunuz mu? Sizin hiç yabancı ülkede bavulunuzu kaybettiğiniz, sabahları mısır gevreğine bira döküp hayatta kalırken günlerce tek kelime bile konuşmadığınız, dayak yedikten sonra girdiğiniz komadan bir gözünüzü kaybetmiş olarak çıkıp tekrar parklara döndüğünüz, annenizi kaybetikten sonra hapiste yatarken babanızı kaybettiğiniz oldu mu?
Benim oldu."

Böyle yazıyor, Aykut Oğut, 2009 yılında Dharma Yayınlarından basılmış "Evrenden Torpilim Var" adlı kitabının arka kapağında. Bakış açılarımız değiştirebilmemize katkı sağlayan ve daha da önemlisi bu konuda çeşitli egzersizlerle sorunlarla başetmemizde yöntemlerimizi geliştirebilecek kişisel gelişim kitaplarından bu.

Gündelik hayatın hayhuyu içinde bir çok sorunla karşılaşıyoruz. Bunlarla, herkesin kendine göre başetme yöntemleri vardır elbet. Sorunlarla başetme yöntemlerimizi geliştirebilecek çeşitli egzersiz örnekleriyle kişisel gelişiminize katkı sağlayabilecek akıcı ve espirili bir dille yazılmış Aykut Oğut'un kitabı. Okumanızı öneririm.

Yazar: "...Benim tek amacım, çok basit olan evrensel dilin ne olduğunu size anlatmak. Dili istediğiniz gibi kullanmak size ait. Aynen yabancı dil öğrenmek gibi; öğrendiğiniz dille, şiirler yazıp insanların gönüllerini fethedebilirsiniz, küfür edip dayak yiyebilirsiniz, biriyle sohbet edip yüzünde güzel bir gülümseme bırakabilirsiniz." diyerek, bizzat deneyimlediği ve aştığı sorunlarına yönelik çözüm yollarını, okurlarına uygulayabilecekleri ve pozitif alışkanlık edinebilecekleri egzersizler olarak sunuyor.

Örnek vermek gerekirse: 5. Bölümün HALA HAYATTAYSANIZ-EGZERSİZLER ana başlığı altındaki;
"ŞÜKRETME" , "ÇATALLAMA" , "EGO İLE KONUŞMA", "İŞLERİ ASİSTANINIZA YÜKLEME" , "YARATIM PANOSU" ve "ODAK DEĞİŞTİRME" egzersizleriyle enerji seviyesinin nasıl yükseltilebileceği anlatılıyor.

Olumlu bakış açısını nasıl alışkanlık edinilebileceğine yönelik önermeleri olan bu kitaptaki egzersizleri yapmak hayatınıza yeni deneyimler katabilir.

Belki siz de 70 kilo verip filinta gibi olabilir, şakır şakır yabancı diller konuşabilir ya da başka başka mucizelerle kendinize yeni ve mutlu bir hayat kurabilirsiniz!

25 Şubat 2010 Perşembe

DELİ DELİ OLMA!





Deli-doktor anektodları meşhurdur bilirsiniz. Akıllılar arasında akla ziyan konuşmalar da var tabii ki. İşte bunlardan seçmeler...


  - Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?
- Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz. Bir kaşık, bir fincan ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.
- Anladıım, normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova, kaşık ve fincandan büyük.
- Hayır. Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

****

-Neden el arabasını tersinden sürüyorsun? Düzünden sürsene!
-Düzünden süreyim de bana birşey taşıtın di mi. Ben deli miyim, Doktor Bey!

*****


-Kolay gelsin ne yazıyorsun?
-Mektup yazıyorum efendim.
-Kime yazıyorsun?
-Kendime..
-Peki ne var mektupta??
-İlahi Doktor Bey, deli misiniz siz? Daha almadım ki içinde ne yazdığını nereden bileyim.

*****


-Hişşt, n'apıyorsun orada?
-Ya sorma lastik patladı, yenisini takacağım ama hiç bijon yok ki.
-O da dert mi, diğer tekerleklerden birer tane al, böylece her tekerde 3 bijonun olur, sen de istediğin yere kadar gidersin.
-Hay Allah! Sen bunu nasıl düşünebildin be kardeşim?
-Deliyiz ama aptal değiliz!

*******


-Beyefendi, çaya attığınız sekizinci şeker bu, bu kadar şeker atılır mı?
-Görmüyor musun salak, hepsi eriyip gidiyor!

******

-Gel bakalım, sana bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haberim, dünkü kahramanca davranışın sonucu, artık iyileştiğine kanaat getirdik, seni taburcu edeceğiz. Kötü habere gelince, dün havuzda boğulmaktan kurtardığın hasta intihar etmiş. Odasındaki banyoda kendisini asmış bulduk.
- Yok canım, o intihar falan etmedi. Ben onu kurusun diye astım.

******

-Doktor bey evladım birinci iyi, ikincide eh şöyle böyle idare ediyorum. Ama üçüncüde dizlerim kesiliyor, hele dördüncü de nefes nefese kalıyorum.
-Hop, Amca! Delirdin mi sen, bu yaşta hiç durmadan olur mu?
-Vallahi yavrum dursam da ne çare, beşinci katta oturuyorum.

******

- Vitrindeki Barbie bebek kaç lira?
- Barbie spor yapıyor 19.90, Barbie alışverişte 19.90, Barbie diskoda 19.90, Barbie boşandı 300 TL .
- Neden hepsi 19.90 da boşanmış olan 300 TL? .
- Boşanmış Barbie ile birlikte Ken'in evini, arabasını, donuna kadar herşeyini alıyorsunuz da ondan ...

*******

-Bak hayatım, ben eve ne zaman istersem, o zaman gelirim. Her akşam yemek masasını kusursuz isterim. İstedigim zaman eski kız arkadaşlarımla buluşurum, erkek arkadaşlarımla içmeye ve kağıt oynamaya giderim.  Bunlar benim kurallarım ve itiraz istemiyorum, tamam mı!
-Tamam canım, benim için hiç sakıncası yok.Yalnız şunu bil ki, burada her gece saat yedide seks yapılacak, sen olsan da, olmasan da...


*****

 -Size bir kötü, bir de çok kötü haberim var. Önce hangisini söyleyeyim?
- Önce kötüsünü söyleyin Doktor Bey!
-Tahlillerinizi aldım, ne yazık ki 24 saatlik ömrünüz kalmış.
-Nee! Daha kötüsü ne olabilir ki, Doktor Bey.
- Dünden beri arıyorum, ancak  daha yeni ulaşabildim size!

10 Şubat 2010 Çarşamba

İTİRAF EDİYORUM!

Yelda S.

Kadın erkek ilişkilerindeki tuhaflıkları, kendini fazla ciddiye almanın yarattığı gülünçlükleri, yerine "cuk" oturan cevapların ve kendisiyle dalga geçebilen insanların mizahi gücünün sizi neşelendirebileceğini düşündüm. Bunun için de; itiraf.com dan derlediğim itirafları sizinle paylaşmak istedim.

Neşeniz daim olsun!


Bazen aynaya baktığımızda bir yabancıyla karşılaşırız!
Aynada kendine bakan kadının vücuduna yorumu; "Ayyy teletabi gibi olmuşuuum!"

Aman Allahım...
Boynunda kocaman morluklarla işe gelen kadın, iş arkadaşım, bir haftadır yurt dışında olan kocası da. Üçüncü kişi de iş arkadaşım çıkarsa hiç şaşırmam.

Gülme komşuna gelir başına...
Uykusu kaçtığı ve canı sıkıldığı için gece yarısı uyuyan kocasının yüzünü fark ettirmeden far, göz kalemi, allık, ruj, el-ayak parmaklarına kırmızı oje süren, bu duruma kahkalarla gülerken koltuktan düşen ve ayağını inciten kadın.


Kuyruk acısı...
Altı ay önce ayrıldığım eski sevgilim aradı; bir daha onu asla aramamı istemediğini çünkü nişanlandığını, çok mutlu olduğunu üzerine basa basa tekrarladı. Halbuki son altı ayda 1 kere bile arayıp sormamıştım. Hala düşünüyorum ne demek istediğini.

Mizahın gücü...
Kırmızıda geçtiği için az kalasın beni ezecek bir arabanın arkasından, el hareketi yaparak bağırdım. Adam durudu, indi ve: "Bu polis arabası, görmüyor musun anteni" dedi. Ben de "Polis olduğunu Azraile de söyle, ezilirsek canımızı almasın" dedim. "Haklısın" dedi. Özür diledi.Sonra bir de çay ısmarladı.

Hay bin kunduz...
İşten çıkıp servise binilir, uykuya dalınır ve bangır bangır müzik sesiyle aniden uyanıp: "Şoför bey, müziğin sesini kısar mısınız? Burda 20 kişiyiz, biraz saygılütfen!" diye sinirli bir şekilde bağrılır. Aslında, radyonun açık olmadığı ve sesin kendi Mp3 çalar kulaklığımdan geldiği anlaşıldığında mağmada inmek istenir.

8 Şubat 2010 Pazartesi

ÇOK ALEMİZ CANIM (İZAHLI - ÖRNEKLİ)


Biz çok alemiz canım.


-Aynı sözcüklerle hem severiz, hem söveriz. Eşşolusu diye birbirimizi gırtlaklar, yine eşşolusu diye çocuklarımızı okşarız.

- İti anarız çomağı hazırlarız, yakalanırsak iyi adam lafının üstüne gelir, hiç tınmayız.

- Moral vermekte üstümüze yoktur. "Bizim de böyle bi tanıdık vardı, üç günde toparlandı gitti" deyiveririz hasta yakınımızın gözünün içine baka baka.

- Yediğimiz içtiğimizden ötürü pek mahcubuzdur sürekli. "Afedersin akşam kurufasülye pişirdim de," ya da "afedersiniz sabah sucuk yapmış bizim hanım," diye hem ne var ne yok dökümünü çıkarır, hem de özür diler dururuz.

- "Sizden iyi olmasın, bizim bir arkadaş," deriz ama -daha iyi olsa ne olur ya da daha kötü olmak zorunda mıdır herkes- bilemeyiz.

- Çok tutumluyuzdur, 10 TL'ye olan bir malı pahalı diye satın almaz, tanesi 9,90'dan "aa çok uygun" der üç tane birden alırız.

- İkramı  da pek severiz, "kendi ellerimle pişirdim, yemezsen ölümü gör" diye adamı fesattan götürür, biz sıyırırız, hiç olmadı, eşimizi "bak ne güzel olmuş, ye Allahaşkına" diye patlayıncaya kadar yedirir, sonra da "ay sen biraz kilo mu aldın ne?" der adamı çatlatırız.

- Karısına kızına son derece düşkün bir millet olup, akla hayale gelmeyecek şeylerden namus meselesi der kan dökeriz, ama pazarda kocaman adamların kafalarına don-sütyen geçirip iç çamaşırı satmasını da hiç yadırgamayız. (izahsız - örneksiz)

29 Ocak 2010 Cuma

KAR VE BEREKET

Yelda S.

Dün sabah, bembeyaz bir sabaha uyandı Ankara. Öyle metrelerce olmasa da çocukların yokuşları pistlere çevirmelerine yetti. Bunda okulların ara tatilde olmasının da payı var tabii.

Beş yaşındaki yeğenim, her yerin karla kaplı olmasını olağanüstü güzellikteki bir olay olarak algıladığından, bu durum onu çok heyecanlandırdı. Ne de olsa her şey yeni onun için. Onun bu coşkusu benim de içimi ısıttı.

Kar ile epeydir yazmak istediğim bereket ve bolluk yazısı arasında bir bağ kurdum kendimce.

Şöyle düşündüm: Evrenin hiçbir şeyi ayırt etmediğinin tezahürü, tabiat olayları. Gerçekleştirdikleri zaman zaman felaket şeklinde olabiliyorsa da bereket olarak sunduklarına değineceğim, ben.

Bu bereket her yerin ve her canlının nasiplenebileceği bollukta. Tıkandığınız zamanlarda bolluk ve bereket ümitlerinizi kaybetmeyin. İhtiyacınız olan şeyin size akacağı düşüncesini içselleştirin ve hatta yüksek sesle bunu tekrarlayın.

Gerisini de evrene bırakın. Unutmayın: Düşünceleriniz evren tarafından olduğu gibi algılanır, yani tanımladığınız eylemi doğrudan hayatınıza çağırmış olursunuz.

Bolluk içinde olun ve bereketi bulun.

15 Ocak 2010 Cuma

KUTU KUTU PENSE

TV'lerin reyting kaynağı ya izdivaç ya da para ödüllü yarışma programları.

Kazanmak istiyorsanız, atletik yapıda olmalısınız, atlayıp zıplamalı, arada düşüp yuvarlanmalısınız. Çok mu hareketli geldi?

O halde, yemek pişirip evde birkaç kişi ağırlayın. Bunu da mı beğenmediniz?

E peki, kutunuzu açalım o zaman! (Artık ne çıkarsa bahtınıza: civciv çıkar-çıkmaz, kuş çıkar-çıkmaz, belki de dinozor çıkar!)

(KUTU KUTU PENSE - GERÇEĞİN ÖTEKİ YÜZÜ)

7 Ocak 2010 Perşembe

İMDAAT!


Yelda S.

Her derde deva, kurtarıcımız: çaycımız İmdat.

Sabah, çocukların mızmızlanmalarına ve muhtelif kaprislerine rağmen onları okula göndermeyi başardınız ve işe kendinizi zor attınız: Derhal Çaycı İmdat aranır, bir çay istenir ve en yakın simitçiden alınmış simitle bir güzel kahvaltı yapılır.

Bu sükunetle yapılan kahvaltı iyi hissettirir beni..Bilmem benzer keyifleriniz var mı?

Bu yeterli olmadı mı? O halde: "Sabah kahvesi, İmdat!" Şekerli kahve doping etkisi gösteriyormuş. Benden söylemesi! Fal kısmı da cabası, dostlar arasında bir tür terapi.

Çalıştınız, çalıştınız içiniz tükendi, bir mola verin: "İmdat; bir ada!" Bitki çayı boğazınızı yumuşatır, içinizi ısınır.

Öğle yemeği fazla mı kaçtı? İfrazattaki midenizi sakinleştirmek için: "Acele bir soda; İmdat!"

Akşam üstü bir ağırlık mı çöktü üzerinize: "İmdat, bir kahve!"

Bizim kurtarıcımız, sabahtan akşama o siparişten bu siparişe koşan çaycımız İmdat, sizinki kim?

5 Ocak 2010 Salı

BANA KOCA BUL

Televizyonlarda çeşit çeşit program var. İnsanları biraraya topluyorlar, birbirleriyle tanıştırıyorlar ve hatta evlendiriyorlar. Peki sonra ne oluyor?

Yani gökten üç elma düşüyor da sonsuza kadar mutlu mutlu mu yaşıyorlar veya o elmalar kafalarını mı yarıyor?

Örneğin; "Bir Tarla Kuşuydu Jülyet" böyle bir soruya cevap arayan bir tiyatro oyunudur. Sheakspear'in "Romeo ve Jülyet"i ölmeselerdi, düşman aileler anlaşsaydı ve bu iki aşık evlenselerdi, sonraki yıllarda ne yaparlardı?

Peki ya, Leyla ile Mecnun veya Kerem ile Aslı, onlar da kavuşsalardı nasıl bir hayat yaşarlardı? Sonsuza kadar mutlu ve sadık mı olurlardı, yoksa hiç de umulmayan durumlarla mı karşılaşırlardı? Örneğin, Mecnun Leyla'yı aldatır, Aslı Kerem'i terk mi ederdi?

Bu soruların cevaplarını hiçbir zaman bilemeyeceğiz tabii ki. Ama gerçek şu ki; eskiden, kitap yaprakları arasına, mektup zarfları içine saklanan aşklar, günümüzde web sayfalarından erişime açılıyor, beyazcamın arkasından seyrolunuyor.

Böyle olunca da, gelenek ve usüller de çağa ayak uyduruyor. İnsanlar "çet"leşirken aşık oluyorlar, cümbüş içinde boğulan televizyon programlarında "görücü usulü" evlilik yapıyorlar.

Ve işte yine aynı soru akla takılıyor: Peki sonra ne oluyor?

İzleyin karar verin!



(GERÇEĞİN ÖTEKİ YÜZÜ - GÜLÜM PEKCAN DANS TİYATROSU)

23 Aralık 2009 Çarşamba

KADINLAR NE SÖYLESE, ERKEKLER YİNE ANLAMAZ!

Karşı cins ile konuşurken aklını tatile gönderen cinse, erkek denir! Yani bu sebeple; "kadınlar ne söyler, erkekler ne anlar" gibi söylemler boş olup, doğrusu "kadınlar ne söylese, erkekler yine anlamaz"dır. İşte bir kaç örnek.


YILDÖNÜMÜ

Bütün yıldönümleri sorunludur.

Kadın: Bu gün ne yapıyorsun?
Erkek: Kankayla takılırız diyorum.
Kadın: Peki biz bir şey yapmayacak mıyız?
Erkek: Ne bileyim. İstersen sen de gel, takılırız biraz.
Kadın: Ne işim var benim sizinle?
Erkek: Olsun, Orhan iyi çocuktur. Maç falan seyrederiz.
Kadın: Ben maç falan seyretmek istemiyorum!
Erkek: E Avatar'a gidelim o zaman.
Kadın: Ay patlama inşallah! Bu gün ne?
Erkek: Cumartesi.
Kadın: Öyle diil...
Erkek: Haa 27'si, onu mu diyorsun?
Kadın: Bu gün bizim evlilik yıldönümümüz, ne diyim ben sana!
(Bu güne kadar, gönül alıcı bir tepki veren hiç bir erkeğe rastlanmamıştır!)
Erkek: Daha geçen sene kutlamadık mı biz onu ?

HASTALIKTA VE SAĞLIKTA

Kadın hastalanmaz, hastalanırsa işte böyle olur.

Erkek: Aa, erken gelmişsin bu gün?
Kadın: Başım ağrıyor..
Erkek: Benim de bütün gün ağrıdı.
Kadın: Ateşim de var...
Erkek: Galiba benim de var, bak nasıl kıpkırmızı olmuşum.
Kadın: Bütün gün öksürdüm durdum.
Erkek: Benim de boğazımda bir gıcık, çok rahatsız ediyor.
Kadın: Anormal halsiz hissediyorum kendimi.
Erkek: Yaa, benim de kolumu kıpırdatacak halim yok, nasıl şeyse!
(Kadın artık burada pes eder..)
Kadın: Hay Allah, bi doktora gitseydin bari.
Erkek: Niye, çok mu kötü görünüyorum?
Kadın: Ne bileyim, domuz gribi falan olma da...
Erkek: Yok canım, olur mu? Olabilir mi? Ben en iyisi biraz uzanayım.

Ama hak yemeyelim, bazen çok da şefkatli olabiliyorlar! Kadın hala yatak-döşek.

Erkek: Nasıl oldun?
Kadın: Biraz daha iyiyim.
Erkek: İyisin, iyi. Yüzüne kan geldi.
Kadın: Öyledir herhalde.
Erkek: Bu gün ne yiyoruz?
Kadın: Valla, hiçbir şey yapamadım kaç gündür, evde de bir şey yok.
(Belki dışarıdan bir şey söylenir ya da erkek bir şeyler hazırlar?)
Erkek: Hayatım, hiç acele etme. Ben daha o kadar acıkmadım. Kendini iyi hissedince kalkar yapıverirsin bir şeyler!

Sonuçta, bir kadını yine en iyi bir başka kadın anlar. Aşağıdaki video da, yazımıza bonus olsun!


SÖYLE SÖZÜNÜ

Ad

E-posta *

Mesaj *

kimler gelmiş:)

Twitter

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı