Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/roportaj/ozlem-pekcan-h156815.html
Yazan:
Özlem PEKCAN
İnsanlarla dağ gelinciklerinin
paylaştıkları bir dünyada, tastamam bizim dünyamızda, anlaşıldığı kadarıyla en
az insanlar kadar ileri bir medeniyette yaşayan dokuz dağ gelinciğinin yaşam
macerasının anlatıldığı bir kitaptan bahsetmek istiyorum: “Meraklılar”.
Dağ gelincikleri tabiatın vahşi ve
evcilleştirilmesi zor hayvanları olarak bilinir. Ancak Richard Bach’ın hafif ve
akıcı üslubuyla bizi içine çektiği dünyada durum çok farklı: Burada, yaşam
amacı ve tekâmülü peşine düşmüş kimlikleriyle çıkıyorlar karşımıza.
Shamrock; bir dedektif. İlk büyük
gerçeği, dağ gelinciklerinin dünyamıza nereden geldiklerini bulacak kadar iyi
bir dedektif.
Budgeron ve Danielle, birbirini çok
seven evli bir çift. Biri çocuk kitapları yazıyor, diğeri ise aşk. Bethany,
sahil güvenlikte bir kurtarma gemisi kaptanı.
Monty ve Cheyenne, birisi çiftçi,
diğeri ise Hollywood starı. Birbirlerine deli gibi aşıklar.
Stormy ve Strobe. İkisi de pilot,
birlikte olmak ve dünyayı değiştirmek kaderlerinde var.
Her ne kadar tesadüfen seçilmiş ve hiçbir
bağlantıları yokmuş gibi görünseler de, öyküler ilerledikçe satır aralarında
kesişen zamanlar ve hayatlara rastlıyorsunuz. Bu bakımdan ilk sayfadan itibaren
karakterlere dikkat etmeli sevgili okur, aksi takdirde “ben bu ismi bir yerde
daha görmüştüm” diye sayfalarca geriye gitmek mecburiyetinde kalabilir.
Gelinciklerin muazzam dönüşümü
içlerinden birinin, korkunç bir savaşın ortasında aldığı kişisel kararla
başlıyor: “Kötülükten elimi eteğimi çekiyorum.”
Yazar, basit ancak uygulanması ve
benimsenmesi zor ilkeler üzerinde temellendiriyor kitabında tasvir ettiği eşsiz
medeniyeti:
“Başkasına vereceğim zararı, her ne
olursa olsun önce kendime vereceğim.” ya da “Bütün seçimlerimi yaparken ve her
günümü yaşarken en yüksek doğruluk duygusu hep içimde olacak.”
Aşağıdakileri de eklemeden
edemeyeceğim:
“Nasıl ki kendime saygı duyuyor ve
nazik davranıyorsam, akranlarıma, büyüklerime ve çocuklara da aynı saygı ve
nezaketle yaklaşacağım.”
“Başkaları için isteyeceğim
diledikleri gibi yaşama, düşünme ve inanma özgürlüğüne sahip olmalarıdır. Bu
özgürlüğü kendim için de isterim.”
Sonsuz nezaketle, egodan olabildiğince
arınmış, kendini ve kaderini gerçekleştirmek amacına odaklanmış
karakterlerimizin maceraları, yaşam misyonu konusunda okuruna da tek bir şey
öneriyor gizliden gizliye: “İçindeki sesi dinle!” ya da kitaptaki anlatımıyla
“içindeki en yüce doğruyu takip et!”
Çünkü Antonius Ferret’e göre (bu arada
ferret, dağ gelinciği demek): “En yüce doğrumuz bütün olası gelecekleri bilir.
Bize fısıldadıklarına uyduğumuzda bizi bekleyen ödülün büyük bir mutluluk
olduğunu anlarız.”
Anlatı sürdükçe her kahramanın amacına
ulaşacağına, aradığını bulacağına ilişkin bir güven veriyor. Tıpkı masallardaki
gibi! Doğrusu üslup da bunu destekliyor.
Ama bu yanıltmasın, dikkatli okur,
daha ilk satırdan itibaren derinde yatan felsefeye ve varoluş sorularına esir
düşüyor. Son satırlarda ise; her bir kahramanın öyküsünden hareketle kendi
yaşam serüvenini sorgularken buluyor kendini.
Anlatılmak istenen ile anlaşılan her
daim tartışıla gelmiştir. Dolayısıyla bu kitapta da her okurun kendine has bazı
çıkarımlar ve sorgulamalar yapacağına inanıyorum.
İşte benimkiler:
o “Uyuyan Güzel” veya “Külkedisi” kıvamındaki masalsı ve hoş üslup, konu kadar neyin nasıl anlatıldığının da önemini bir kez daha kanıtlıyor. Peki ya kahramanlar dağ gelincikleri yerine insanlar arasından seçilseydi, kitap bu derece etkileyici olur muydu?
o İnsana dair tüm hikâyenin dağ gelinciklerine atfedilmesi, okurun hayal dünyasını besleyen ve geliştiren, hatta meseleyi yavanlıktan çıkaran bir yöntem. Bu durumda, insan tabiatı mı çok yavan, yoksa dağ gelinciklerininki mi çok zengin ve derin?
o Üçüncü gözün kitapta okuduklarını kolayca benimsemesi, doğrulaması ve ikna olması nasıl bu kadar mümkün?
o Savaşların, itişmenin-kakışmanın görülmediği dağ gelinciklerinin bu barışçıl dünyasında, (eh medeniyette ileriyken) siyasi bir sistem ve politikacılar da var mı acaba?
o
Peki
ya insanlar?
“Üzgünüm,” dedi erkek olan (dağ gelinciği) kıza, “kaderimiz bizi ayrı yönlere götürüyor.”
“Ben
de,” dedi kız, “kendi yolumuzda birlikte yürüyemediğimize üzülüyorum.”
İkisi
sevgilerini kalplerinde sıcacık taşıdılar ama aynı zamanda en yüce doğruyu
dinlediler ve zıt yönlerdeki patikalarda yürüdüler.
Pek
çok maceradan sonra, şafağa giden yolun dağı aşıp denize ulaştığını,
alacakaranlığa giden yolun da denizi geçip dağa ulaştığını keşfettiler.
Aşıklar
dağın diğer tarafında, denizin öteki kıyısında tekrar buluştular ve artık
yolları birdi.”
(Meraklılar,
Richard Bach, 4. Kitap, Monty ve Cheyenne)
![]() |
| Başlık ekle |
Yazan: Özlem PEKCAN
“Gençliğimde çok büyük hayallerim vardı, devasa plânlarım, boyutsuz umutlarım,” diye anlatısını sürdürdü adam. Arada bir adımlarını yavaşlatıyor, peşindeki genç çiftin kendisine yetişmesini bekliyordu. “Dünyayı değiştirecektim.”
Antik tiyatroyu yarım daire şeklinde çevreleyen taş basamakların sonuncusuna tırmanmışlardı. Aşağıda sınırları birbirine karışmış deniz ile kumsal bulundukları yerden izleyicilerini derin bir sonsuzluğa davet eder gibiydi. Rehber, ancak yanına ulaşan ikiliye çevirdi sevecen bakışlarını:
“Ama olmadı, yapamadım,” dedi. Hayal kırıklığına uğramış görünmüyordu.
“Sonra ne yaptınız?”
Rüzgârla yerinden oynayan şapkasını başına bastırdı: “Ben de kendi dünyamı kurmaya karar verdim,” diye cevapladı. Kırçıllaşmış gür saçları havada uçuşup durmaktaydı. “Mâdem ki dünya bana uymuyordu, bana uyan bir tane yapardım ben de.”
Aklından geçenlerle bir an duraksadı. Tüm o anılar, tecrübeler birbiri peşi sıra zihnini doldurmuştu belli ki. Neden sonra: “Ve bilin bakalım ne oldu?” diye konuştu tekrar.
“Ne oldu?”
Beklediği sorunun gelmesiyle sırlarla dolu, genişçe gülümseyerek kısaca cevapladı adam: “Dünya değişti.”
Yazan: Özlem PEKCAN
Nietzsche, bir uçuruma uzun süre bakarsan, onun da sana bakacağını söylemiş.
Benim açımdan bu; hayata nasıl bakarsan o da sana öyle bakar anlamına geliyor. Sayısız bakışın sayısız uçurumu olabilir meselâ ve atlamak istersen de eğer tereddütsüz kucak açar, hatta keyifle çeker aşağıya.
Öyle anlar vardır ki bağlar ya da koparıp uzaklaştırır her şeyden. Tek bir düşünce, bir pırıltı ya da zihin oyunu görünmez ancak yeri gayet iyi bilinen o çizgiyi geçirtiverir. Bir de bakmışsın uçurumun dibinde kendi cehenneminin zebanileriyle baş başasın.
Ne kadar kaçınırsa kaçınsın herkes günün birinde o yarın başında bulabilir kendisini. Elbetteki maharet düşmekte değil, uçmakta. Değil mi ki yer çekimi kanatsız.
Felsefi, dini ya da her ne sistem içinde olursak olalım, neye baktığımızdan daha fazla nasıl baktığımız, ne anlattığından ise ne anladığımız önemli. Zira hayat biz ne kadarsak o kadar, anlam da o kadar.
Yazan: Özlem PEKCAN
Mum alevine âşıkmış. Öyle âşıkmış ki aşkından erir bitermiş. Alev de muma tutkunmuş. Öyle tutkunmuş ki tutkusundan yanar kavrulurmuş.
İşte bu yüzden giden sevgili de ardında bıraktığının yüreğinde kırk mum yakar öyle gidermiş. Her gün biri sönermiş. Kırkıncı gün geriye artık tek mum kalırmış. Ama o mum asla sönmezmiş. Eridikçe dirilir, kavruldukça canlanırmış. Alevi de kendi de tükenmezmiş.
Bu işin sırrı yürekteymiş. En derinlerde, kuytularda gizliymiş. Göze görünmez, dile gelmezmiş. Gelemezmiş. Gelmedikçe de alevine âşık mum, muma tutkun alev yandıkça yanarmış. Hep yanarmış...