4 Şubat 2010 Perşembe

ŞAMANDIRA

Hamdi Rıza ÇAYDAM


Durak Onbaşı, sıra dışı hizmet cezasıyla Anafarta kıyılarını gözetleyen takımın soldaki postasına gönderildiği zaman çok üzülmüştü. Suç, bölükleriyle irtibatı sağlayarak geriye dönen hemşerisi Mehmet Onbaşıda, daha doğrusu kendisinde olmuştu. Onbeş günden beri bir tülü göremediği arkadaşlarından haber almak için izinsiz açılmaya, takımdan uzaklaşmaya lüzum yoktu. Siperlerin kuytu bir köşeciğine çekilerek, pekâlâ bol bol konuşabilirlerdi. Bundan evvel ne vakit takımdan ayrılmak istese ya izin almış, ya mangası erlerinden birine veya bir kaçına bulunacağı yeri söylemiş, aranınca beş dakika geçmeden takım komutanının karşısına dikilmişti. Fakat teğmen, bu sabah kıyıdaki gözetleme postalarını gözden geçirmeye gitmişti, geç, belki de güneş battıktan sonra dönecekti. Durak, teğmenin iki saat içinde işini bitireceğini kestirebilseydi, Mehmet Onbaşı ile yarenliği herhalde başka bir zamana bırakacaktı. Hani doğrusunu söylemek lazım gelirse Mehmet Onbaşı da boş dönmemişti. Bir defa ihtiyat takımında bulunan, hemşerileriyle bol bol konuşmuş, birkaç mektup okumuş, Arıburunu’nda yapılmakta olan muharebelere dair epeyce havadis toplamıştı.

Hava çok güzeldi. Mayıs ayı yamaçları yeşertmiş, dereciklerle tepeciklere bir köy, bir memleket renginin bütün kokularını sindirmişti. Uzaklardan serin bir rüzgar esiyor, Yarımadanın yan ve aşağı ucundan top sesleri bir uğultu halinde etrafa yayılıyordu. Durak muharebeden ziyade köyle ilgileniyor, akla gelmeyen sorularla Mehmet onbaşıyı boyuna sıkıştırıyordu. Halbuki Mehmet Onbaşı gerideki arkadaşları arasında köyü bir kalemde geçmiş, varlığını muharebelerin korku, titreme veren heyecanına kaptırmış, hep o esrarlı, bilinmez alemin içinde doludizgin dolaşmak istemişti. Sorulacak soru, anlatılacak havadis kalmadıktan sonra aralarına gelişi güzel attıkları fakfon tabakalarına, uzun, sarı fitilli çakmaklarına uzandılar.

Ağır ağır yerlerinden doğruldular. Uzakta, sisler, dumanlar içinde birkaç direk, birkaç baca seçiliyordu. İki arkadaş, haftalardan beri Yarımadaya ölüm kusan direklere, hayal meyal görünen bacalara umursamayan bir gözle uzun uzun baktılar.

Güneş, tepelerine kadar yükselmişti. Işıklar, dalgacıklar üstünde tembel tembel yıkanıyor, martılar bağrışarak birbirlerini kovalıyorlardı.

Bir aydan beri bu kıyı kenarına taburca yerleşmiş bulunuyorlardı. Çıkartmanın ikinci günü, yukarıdan aşağıya bir sel gibi akan birlikler arasından seçilmişler, küçük bir çarkla bu tarafa doğru yönelmişlerdi. Rahatları fena değildi. Kazanları kaynıyor, karınları da doyuyordu. Yalnız, ilk haftalar yağışlı gitmiş, azıcık üşümüşlerdi. Halbuki şimdi güneş çok erken doğuyor, sıcak bir el gibi sırtlarında dolaşıyor, toprağın bağrı geceleyin bile kolay kolay soğumuyordu. Kazı, siper yapma işleri de tavsamıştı. Takımlarına verilen bölgeyi çoktan bir köstebek yuvasına döndürmüşler, siperleri adamakıllı derinleştirmişlerdi.

Teğmenin, Durak’a karşı büyük bir sevgisi vardı. En sıkı zamanlarda bile kıyıyı gözetleyecek posta komutanlarını başka mangalardan çıkartır, onu kuvvetli bir koz gibi elleri arasında bulundururdu. Mehmet Onbaşı bunu çekememekle beraber renk vermez, bir pundunu bulur, keyfi de yerinde olursa:
- Ulan Durak, anan seni kadir gecesi doğurmuş, diye alay ederdi.

Durak buna aldırmaz, acı bir sözle hemşerisinin kalbini kırmak istemezdi. Yarın bir tümsek arkasında yan yana, omuz omuza vuruşacaklar, belki bir mermi ile yaralanacaklar, belki de birbiri dizinde can vereceklerdi. O halde çekişmeye ne lüzum vardı?

Önlerinden takım siperlerine doğru geniş, fakat dolambaçlı bir yol uzanıyordu. İki arkadaş yan yana yürümeye başladılar. Takım siperlerine yaklaştıkları zaman teğmenin bir dal gibi ince, çocuk gölgesi birdenbire karşılarına dikiliverdi.
- Neredesiniz be adamlar. Yarım saatten beri sizleri aratmadığım yer kalmadı.

Ne söyleyebilir, nasıl bir mazeret bulabilirlerdi? Durak renkten renge giriyor, buram buram terliyordu. Mehmet Onbaşı da şaşalamış, utanmıştı. Ama bütün bu şaşalama, utanmanın altında, Durak onbaşının hiç olmazsa bir kere olsun azarlandığına sevinen, adeta gülümseyen bir şeytancık vardı. Teğmenin bu izinsiz ayrılmayı cezasız bırakacağı düşünülemezdi. Nitekim:

- Mehmet Onbaşı seni birinci postaya, Durak seni de ikinci postaya üçer gün sıra dışı nöbet cezasıyla gönderiyorum, derhal yola çıkınız dedi.

Dönen, kendilerinden uzaklaşan teğmenin arkasından iki hemşeri birbirlerine sessizce bakıştılar.

Hazırlanmaları, palaska, çanta kuşanmaları, tüfeklerini sırtlayarak yola çıkmaları uzun sürmedi.

Takımla, postalar arasındaki mesafe, meraklı, iki nokta arasını ölçmüş erlerin söylediklerine bakılırsa, altıyüz adımdan eksik değildi, Nitekim Durak çok geçmeden kıyıya varmış, onbeş, yirmi dakika içinde bölgesini gezmiş, bir çıkartmaya göre hazırlanmış dört, beş siperciği erleriyle birlikte, bir evvelki posta komutanından teslim almıştı. Bölgenin sağı upuzun bir kumsaldı. Küçük bir sel yarıntısından sonra Mehmet Onbaşının postasına atlıyor, daha sonra başka birliklere bölüne bölüne gözden kayboluyordu. Sol taraf kayalıklar, daha ziyade keskin, denize dikine inen yarlarla setlenmiş bir duvar gibiydi. Siperlerin çoğu kumsala kazılmış, sol her ihtimale karşı daha basit birkaç hendekle tutulmuştu.

Durak, yanından yavaş yavaş uzaklaşan bir evvelki posta komutanının gölgesine son bir defa baktıktan sonra çifte nöbetçilerin arkasına çöktü. Şimdi sigaralarından birini yakıp birini söndürüyor, az geride, bir hendek içinde istirahat eden posta eratının yanına sokulamıyordu. Halbuki o, elverişli bulduğu dakikalarda erleriyle yarenlik etmeyi ne kadar severdi. Yorgun değil, fakat çok üzgündü.

Bu hal ilk defa başına geliyor, yine ilk defa teğmeni tarafından cezalandırılıyordu.

Artık güneş batmaya, kıyılar, gerideki sırtlar yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Takımdan gelen akşam karavanasına el sürmedi. Canı hiçbir şey istemiyordu. İçtiği sigaralar boğazını körletmişti. Yatsıya doğru arkasındaki tepelerin üstünden kocaman bir ay yükselmeye başladı. Önünde upuzun uzanan denizin ışıl ışıl yanan göğsüne bakarken gözlerine siyah bir nokta, kayığa benzer bir şey çarptı. Yanı başında bir kuzu gibi mışıl mışıl uyuyan mavzerini kucaklayarak nöbetçilerin arasına sokuldu. Gelen hakikaten bir kayıktı. Korka korka, yavaş yavaş ilerliyordu. Fakat şimdi bir ses duymuş, bir tehlike sezmiş gibi durmuştu.


 
Nöbetçiler mavzerlerinin emniyet kanatlarını açmışlar, parmaklarını tetiklere götürmüşlerdi. Durak oralı değildi. Gözlerini denizden ayırmıyor, ateş açtırmak için kayığın biraz daha sokulmasını bekliyordu.

Lakin kayık inat eder gibi yanaşmıyor, hatta şimdi uzaklaşır gibi küçülüyordu. Durak buna bir mana verememişti. Bunda herhalde bir şey, gizli bir maksat vardı. Ateş açtırmadığına pişman olurken gözlerini tekrar denize dikti. Bu sefer, kayığın az evvel durduğu, sonra uzaklaştığı yerde donuk donuk parlayan, başa, ayak topuna benzeyen bir şey gördü. Ayağa kalkarken sağında solunda mevzilenmiş nöbetçilere:
- Ben şimdi döneceğim, dikkatli olun, dedi.

Kıyıya varınca soyundu. Bir ördek gibi yüzmek biliyordu. Mavzerini elbiseleri üstüne koyduktan sonra yavaş yavaş ilerledi.

Canı pahasına bu düğümü çözecek, denizde donuk donuk parlayan şeyin ne olduğunu öğrenecekti. Ayaklarını suya sokar sokmaz vücudunu soğuk bir titreme kapladı. Çok geçmeden buna da alıştı.

Deniz, dizkapaklarını aşmıyor, hep bir düzlükte uzanıp gidiyordu. Uzaktan gördüğü şeyin yanına yaklaşınca eğildi, dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Bu, rengi pek belli olmayan bir şamandıra idi. Durak, bunların daha büyüklerini taburca, araba vapuru ile Üsküdar’dan Sirkeci’ye geçerlerken görmüş, batmadan sular üstünde nasıl durabildikleri o vakit bir hayli şaşmıştı.

Sonradan sormuş, bunların ne olduğunu öğrenmişti. Şimdi ikinci bir kör düğüm karşısında bulunuyordu. Epeyce düşündü. Yoksa bu sabaha karşı sahile çıkacaklara yol gösterecek küçük bir işaret mi idi? Aklı, bu düşünceye biraz yattıktan sonra sinsi sinsi güldü. Her ihtimale karşı tehlikeyi bölgesinden uzaklaştırmak için şamandırayı ve şamandırayı denize bağlayan küçücük çapayı yüklendi. Sol taraftaki, sarp, çıkılması kolay olmayan kıyının suya gömülü kayalıkları önüne getirdi, gelişi güzel bir yere bıraktı. Denizden çıkıp elbiselerini giydikten sonra arkadaşlarını uyandırdı. Zaten topu topu yedi kişi idiler. Çifte nöbetçilere dokunmadı. Diğer dört eri ne olur ne olmaz diye denize dimdik inen bayırların üstüne, şamandıranın karşısına yerleştirdi. Kendisi de aralarına uzandı. Olanları takıma bildirmemiş, yersiz bir telaşa meydan vermekten çekinmişti. O, karanlıkta sallanan bir fundayı düşman sanıp silaha sıralın, yorumlarında aldanıp ortalığı karıştıranlarla ertesi gün nasıl alay edildiğini çok güzel biliyordu. Tehlikeyi takıma telefonla değil, vaktinde, kurşunla haber verecekti.

Artık sabah oluyor, kocaman ay, yavaş yavaş sulara gömülüyordu.

Yorgunluktan, uykusuzluktan bitkindi. Başını bir tümseğe dayasa kendinden geçecek, tatlı bir uykunun yumuşak kollarına düşecekti. Uyumamak için tabakasının son sigarasına el atarken, sağındaki erlerden biri:
- Onbaşım… Arka arkaya iki kayık dedi.

Durak, yakamadığı sigarayı bir tarafa fırlatırken sağına soluna kısık bir sesle:
- Tam siper, dedi.

Ve sonra dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Sabahın donuk aydınlığında erlerle dopdolu iki kayık arka arkaya kıyıya, şamandıraya doğru ilerliyorlardı. Durak, nefes almaktan bile çekiniyor, içinden taşan heyecan sağanakları altında biteviye titriyordu. Demek düşüncelerinde yanılmamıştı? İki kayık, son bir hızla kayalıklara yanaşırlarken ortalıkta, kıyıyı allak bullak eden bir ses dalgalandı.

****
Onbeş dakika sonra arkasına taktığı mangalarla Durak Onbaşının yanı başında boy veren takım komutanı denizde küçük bir şamandıra, delik deşik iki kayık, kayıklarla şamandıra arasında yirmi, yirmibeş ceset gördü. Sonra bütün olayları Durak onbaşının ağzından dinledi. Düşmanın küçük ölçüde yapmak istediği baskının, belki de keşfin suya düşmesine sevinmiş, fakat bütün bu işlerin kendisinden gizli tutulmasına canı sıkılmıştı. Çünkü bu daha büyük bir çıkartmanın başlangıcı olabilirdi. Bununla beraber Durak’a bir şey söylemedi.

Mehmet Onbaşı cezayı tam çekmiş, üç gece arka arkaya nöbette kalmış, bir hayli yorulduktan sonra takım merkezine dönebilmişti. Durak için verilen cezanın daha ertesi gün kaldırıldığını duyunca içindeki şeytancık yine kabardı. Kendi kendine:
- Ulan, anası onu kadir gecesi doğurmuş, bakındı hele, yine kedi gibi dört ayak üstüne düşmüş dedi.

Ve manasını anlayamadığı bir gülüşle sinsi sinsi güldü.

                                                                                                                 - ULUER ÇAYDAM’A-

Hiç yorum yok: