2 Mayıs 2018 Çarşamba

YATIRIN TOKMAĞI







Hamdi Rıza ÇAYDAM


Türbede yatan kimdi, neyin nesiydi? Aramızda bunu bilen yoktu.

Biz yatılı okul öğrencileri, yalnız türbe bekçisinin sakat sol gözüne takılmış, türbeye:
- Körün türbesi,
Türbenin beş altı dönümlük bahçesine de:
- Körün bahçesi demiştik.

Kambur, kumbur, daracık bir yol, okulla körün bahçesi arasından geçer, şehirden istasyona inen, yahut istasyondan şehre çıkan iki ana caddeyi birbirine bağlardı. Biz çocuklar derslerden sonra gelen büyük öğlen, akşam paydoslarını daima körün geniş, içi kayısı, zerdali ağaçlarıyla dolu bahçesinde geçirmek isterdik. Çünkü okulun bahçesi küçüktü, ne yapsak  görülürdük. Hâlbuki körün bahçesinde sınırsız bir açıklık vardı.

Günde hiç olmazsa birkaç kere daracık yolu arşınladığımız – daha ziyade ağaçlarda meyve kalmadığı zamanlarda – bir bahçeden bir bahçeye geçtiğimiz olurdu.

Türbenin dipte, üç beş kavak ağacının gölgesi altında acınacak bir görünüşü vardı. İhtimal yıllardan beri tamir görmemişti.

Memlekete çöken kara kışlardan biri saçaklarını, bir diğeri sıvalarını, bir başkası da kiremitlerini uçurmuş, - çünkü türbenin kubbesi yoktu – yatırı, artık kırık dökük sandukasından başka koruyacak bir şey kalmamıştı. Ara sıra durgun, güneşli  havalarda çıkan meltemler bile türbenin tahta kaplamalarını sarsar, pul pul paslı demir parmaklıklara bağlanmış, her türlü derde deva çaput parçalarını dalgalandırır, fitil fitil uçurturdu.

Türbeye bitişik, sonradan yapılma küçük bir oda bekçinin yaylağını teşkil ederdi. Kışın, şehrin kim bilir hangi mahallesine çekilen kör, kayısıların zerdalilerin çiçek açma zamanı evini bir eşek sırtına yükler, buraya taşınırdı. Artık kimseyi bahçeye sokmaz, tek gözüyle bir gölge sezdi mi mutlaka bizden zanneder:
-Muallim Bey, diye yaygarayı basardı.

Sabahın erken saatlerinde başladığı gözcülüğe kolay kolay son vermez, geceleyin de bir zağar sessizliğiyle ağaçların altında dolaşırdı. Körün yaygaracılığı kaysıların, zerdalilerin devşirildiği güne kadar sürer, ondan sonra diner, aramızdaki dostluk yeniden başlardı.

Kendi halinde, sınıf mevcutlarına pek aldırmayan geniş yürekli, babacan öğretmenlerin dersinden kaçmak, türbenin yazın gölgeli, kışın rüzgâr tutmayan duvarları dibine yaslanmak okul geleneklerine göre yalnız son sınıf öğrencilerine verilmiş bir imtiyazdı.

Bu imtiyaz, her ders yılı sonunda okulu bitirenler tarafından bir sonraki sınıfa devredilir, şüphesiz idarenin bundan haberi olmazdı.

Yatır sandukasının her nasılsa sağlam kalabilmiş ayakucunu sınıfın küçük bir kitaplığı haline getirmiştik. Para toplayarak aldığımız, öğretmen korkusuyla derslerde, müzakerelerde okuyamadığımız roman, hikâye, şiir kitaplarını burada saklardık. Derslerden kaçanların – ki bu günde dört beş kişiyi geçmezdi – hemen hepsi türbenin, okul pencerelerine sırtını vermiş duvarları altına çekilir, orada tam bir sessizlik içinde kendi âlemlerine dalarlardı. Bu arada başlarımızın üstünde serçeler kaynaşır, kargalar kanat çırpar, körün erkek çocuklarından biri veya ikisi – zaten bir üçüncüsü yoktu -  ileride, kayısı ağaçlarının üstünde bizim için nöbet beklerlerdi.

Çünkü dersi olmayan bazı öğretmenlerin ara sıra güneşten faydalanmak kastiyle buraya kadar uzandıkları olurdu. Bir ıslık, daima saklanmak, gözden silinmek için bize lâzım olan zamanı verirdi.

Kör, böyle işlere yanaşmaz, fakat çocuklarına verdiğimiz çil çil kuruşlardan, naneli, nanesiz şekerlerden, pantolon, gömlek, potin eskilerinden bol bol faydalanmasını bilirdi.

Körün genç, çok çirkin karısını görmek her vakit mümkün olmazdı.

O, kocasının öğrenci artıklarından toplayabildiği peynir, ekmek parçalarına el sürmeden eski püskü yeldirmesini sırtına geçirir, her sabah bir başka eve çamaşıra veya temizliğe giderdi.

Kör, karısının el sürmediği kahvaltıyı çocuklarıyla paylaştıktan sonra bir köşeye çekilir, ancak yatırın kerametinden şifa uman hastaları karşılamak için ayağa kalkardı.

Türbeye daha ziyade sıtmalı kadınlar; dört beş yaşına girmiş, o vakte kadar yürüyememiş kötürüm çocuklar getirilirdi. Kör, sıtmalıları okur, elbiselerinin dikiş paylarından kestiği parçaları türbenin paslanmış demir parmaklıklarına bağlardı. Kötürüm çocukların işi biraz daha zahmetli olurdu. Bunları birer birer koltuk altlarından tutmak, ayaklarını yerlere sürte sürte yatır yatır etrafında dolaştırmak icabederdi. Kör hiçbir vakit bununla yetinmez, ciyak ciyak bağırtarak yatır etrafında dolaştırdığı çocukları bir de sandukanın üstüne bindirir, bir pelte halinde yanlardan sarkan cansız bacaklara tokmağa benzer bir şeyle vururdu.

Biz çocuklar boş kaldığımız, okuyacak bir şey bulamadığımız zamanlar, pencere kenarlarına gizli gizli sokulur, genç kızlarla, genç kadınları seyrederdik.

Körün bu hususta şakası yoktu. Pencere kenarlarından, duvar çatlak ve yarıklarından uzanan gözleri gördü mü kızar, elindeki tokmağı başlarımıza atacakmış gibi sallardı. Onu daha fazla kızdırmak, bir şikâyete yol açmamak için bazen kaçışır, bazen de aldırmaz, inatla karşısına bir mertek gibi dikilirdik.

O kadar yalvarmamıza, yakarmamıza rağmen kötürüm çocukların bacaklarına vurduğu yatırın tokmağını bize göstermekten daima çekinirdi. Hâlbuki göz ucuyla görerek yarı demire, yarı tahtaya benzettiğimiz tokmağın söylentilere göre en çok eski bir geçmişi, ne de kutsal bir varlığı olmalıydı. Çünkü körün küçük çocukları tarafında iki yıl evvel bahçenin bir köşesinden bulunmuş, yatıra ait olduğu sonradan uydurulmuştu. Hemen her gün körün ağzından bu tokmak sırrını koparmak isterdik ama o her seferinde bir kulpunu bulur, elimizden kurtulurdu. Doğrusunu söylemek lâzım gelirse onun da şöyle böyle, kavun kafasına yakışan işlek bir zekâsı vardır. Yoksa bahçede bulunmuş her hangi bir tokmağın yatıra ait olduğunu yutturmak, herkesin kolay kolay başaramayacağı bir işti.

Birkaç defa küf kokan odasına girdik, yırtık pırtık şilteler altında yatırın tokmağını aradıksa da bulamadık. Ama olaylar bu sırrı meydana çıkartmakta gecikmedi.

Bir sabah yataklarımızdan müthiş bir gümbürtü ile uyandık. Sesler, bağrışmalar körün bahçesinden geliyordu. Oraya koştuğumuz zaman gördüğümüz manzara tüylerimizi ürpertti. Körün iki çocuğu kanlar içinde yerde cansız yatıyor, polisler, bir sağa bir sola koşuyorlardı. Çok geçmeden her şeyi öğrendik. Meğer körün kutsal bir varlık diye üzerine titrediği tokmak yatırın bir emaneti değil, saplı bir el bombası imiş. Çocuklar az evvel bunu ele geçirmişler, oynarlarken patlatmışlar. Körü yakaladılar. Akşama doğru iki küçük tabutu omuzlarımıza aldık. Fedakâr nöbetçilerimizi gözyaşları arasında, yan yana kazılmış iki çukura gömdük.



Hiç yorum yok: