13 Eylül 2017 Çarşamba

BABA TORİK










Hamdi Rıza ÇAYDAM

Ona Baba Torik’ten başka, karaya vurmuş bir balina da diyebilirdik. Besbelli o yaştaki çocukların hayat bilgileri dar bir çerçeve içinde kaldığı, hayalleri daha enginlere açılamadığı için bununla yetinmiştik. Aradan çok uzun yıllar geçti, asıl adı hakkında sizlere doğru bir şey söyleyemeyeceğim. Ama ne zararı var, bizim memlekette yiğit lâkabıyla anılmaz mı?

Yalnız şu kadarını kulaklarınıza fısıldamak isterim ki, Baba Torik bizim semtin polis komiseri idi. Allah için doğrusunu söylemek lâzım gelirse o, karakola gelmeden evvel semtin güvenliği pek yerinde değildi. Bazı evlerin yıkayıp, kurusun diye bahçelerine serdiği çamaşırlar güpegündüz, kaşla göz arasında kayboluyor, hele tavuk, ördek, hindi gibi kümes hayvanları – bilinmez ne hikmettir – hep geceleyin sırra kadem basıyordu. Şikâyetlerin birbirini kovaladığı, mahalle aralarında dolaşan iki bacaklı sansarların bir türlü yakalanamadığı o günlerde Baba Torik’in semtimiz karakoluna tayini yalnız kıleftecilerin değil, bizlerin, - onun deyişiyle – mahalle farelerinin de işlerini bozmuştu. Sanki olup bitenleri onun kepçe kulaklarına fısıldayan gizli bir radyo cihazı var gibiydi. Her şeyi çarçabuk haber alıyor, bir suçun suçlusunu yarım saat geçmeden şıpınişi yakalıyor, karakoldaki bodrum katına tıkıyordu. Kazara buraya düşenlerin, Baba Torik palas’ında – bodrum katına Baba Torik palas derdi – bir gece konuk olanların ertesi gün gezecek değil de, ayakta duracak halleri kalmıyordu. Çünkü Baba Torik bunları yapılarına, dayanışlarına göre ıslatıyor, - yine onun deyişiyle – ince kalın tornalardan geçiriyor, bir saat – artık bu Baba Torik’in insafına kalmıştır – veya bir gün sonra sıkılmış, suyu alınmış bir limon gibi kaldırımlar üstüne atıveriyordu. Güvenliğin sağlam oluşunda hapisten ziyade sopaların önemli bir rol oynadığı muhakkaktı.

Biz çocuklar, Baba Torik’in hem sopasından, hem de uzun bir saç gibi göz kapaklarına düşmüş kalın kaşlarından, patlak ışıl ışıl yanan gözlerinden, dev gibi iri yapısından, kızınca bir körük gibi açılıp kapanan burun deliklerinden korkardık. Oyun oynar, kavga ederken çil yavruları gibi dağılmak, gözden kaybolmak için aramızdan birinin ister şaka, ister doğru:
-Baba Torik geliyor demesi kâfiydi.

O zamanlar vapur iskelesinin az aşağısında kocaman bir yalı harabesi vardı. Yıkılmış binanın molozları arasında yılanlar, kertenkeleler dolaşır, yüksek, kalın gövdeli ağaçları üstünde kargalar tünerdi.

Biz çocuklar, yazın bu yalı rıhtımından denize girmeğe, geniş bahçesinde birdirbir, saklambaç oynamağa bayılırdık.

Baba Torik, buraya da el atınca artık denize kolay kolay giremez olmuştuk. Boğulacağımızdan mı korkuyor, yoksa böyle bir hadise olursa sorumlu sayılacağından mı çekiniyordu, bunu bilen yoktu.

Yalının, ana caddeye açılan kapısı biteviye kapalı dururdu.

Biz yalıya, Baba Torik korkusuna, değneklerinin çeşitlisine aldırmayarak, her zaman arka yoldan, bu yola bitişik duvarı aşarak girerdik.

Rıhtımın sol başında kayalıklı, çok küçük bir sığlık vardı.

Deniz, az ötede derinleşir, artık dibi görünmez olurdu. Yüzme bilmeyenler yüzmeyi daha ziyade bu kayalıklı sığda öğrenmeye çalışırlardı. Bazen bir aksilik, bazen bir ayak sürçmesi bunlardan birini, veya birkaçını ansızın derin yerlere atardı.

O vakit rıhtımı küçük bir telâşçık kaplar, fakat acemi yengeç – bu da bizim yüzmeyi yeni öğrenenlere verdiğimiz bir isimdi – yüzme bilenler tarafından derhal kurtarılırdı.

Şirket vapurlarının iskeleye sık sık uğradığı o akşamüstleri yalı rıhtımı daha başka bir canlılıkla kaynamaya, âdeta zıplamaya başlardı. Yolculara kendimizi göstermek, aklımız sıra fiyaka yapmak için nelere, ne antika tehlikelere göğüs germezdik.

Baba Torik, topumuzu yakalamak, tornadan geçirmek için böyle zamanları hiç kaçırmazdı. Cebinden ayırmadığı anahtarla usul usul kapıyı açar, bir kedi sessizliğiyle bahçeye girer, suçüstü ele geçirebildiklerini bir tabur halinde karakola götürürdü. Baba Torik’in kafasında hak ve müsavat denilen bir mefhum yoktu. Aynı suçu beraber işlediğimiz halde cezaları babalarımızın mevkiine göre tayin eder, ondan sonra sopaların ince veya kalınına uzanırdı.

Ne yalan söyleyeyim, Baba Torik’in yıldızı benimkiyle barışık değildi. Aradan bu kadar yıl geçmesine rağmen yanaklarıma attığı tokatlarla, tabanlarıma indirdiği sopaların acısını hâlâ unutmuş değilimdir.

Bununla beraber uslanmaz, dayak yediğimizin ertesi günü sözleşmiş gibi tekrar yalı rıhtımında toplanırdık.

Korkusuz, telâşsız yüzmenin asıl tadını Baba Torik’in bir işle İstanbul’a indiğini haber aldığımız günler çıkartır, bu günleri dört gözle beklerdik. Baba Torik bunu bilir, bunun için kimseye görünmeden vapura binmek isterdi. Onu büsbütün kızdırmak, çileden çıkartmak için böyle günlerde hemen yalıya koşar, vapur rıhtım önünden geçerken birer, ikişer denize atlamaya başlardık.

Eğer Baba Torik’in keyfi kaçmış, sabahleyin de evden ekşi bir suratla çıkmışsa mutlaka bir aşağı iskelede vapurdan atlar; yarım saat geçmeden bir bomba gibi aramıza düşerdi. Ama artık elbise saklamasını, gölgesini görür görmez komşu yalılara geçmesini, ıslak rıhtım taşları üstünde onu tek başına yalnız bırakmasını da öğrenmiştik. Bundan başka denize girme zamanlarını da değiştirmiştik. Sabahın erken saatlerinde yüzmek hem güzel, hem de tehlikesiz oluyordu. Zira bu vakitler Baba Torik geniş yatağında horul horul uyur, hele biraz yorgunsa dokuza kadar sokağa çıkmazdı.

O sabah yine denize girmek için yalı duvarını aşarken rıhtım taşları üstünde kümelenmiş bir takım iç çamaşırı gördüm.

Bu bir yabancı olmalıydı. Yoksa Baba Torik değneğinin vakitli vakitsiz dolaştığı bu yerlerde korkusuz denize girmek değme babayiğidin harcı değildi. Görünürlerde kimseler yoktu. Yüzen her halde açılmış olacaktı. Soyunmak, her ihtimale karşı çamaşırlarımı saklama için bahçenin iç taraflarına doğru yürürken, denize yarım metre uzanmış rıhtım taşları altından bir feryat yükseldi:
- Boğuluyorum, can kurtaran yok mu!

Hemen kıyıya koştum. Rıhtımın iki karış açığında iri yapılı bir adam çırpınıyor, boğulmak üzere bulunuyordu. Dikkatli dikkatli bakınca şaşırıp kaldım, bu, bizim Baba Torik’ti. İhtimal yüzmeyi öğrenmek, bizleri komşu rıhtımlarında da yakalamk, belki de banyo yapmak için sığ yere girmiş, - acemi yengeçler gibi – ayakları kayınca soluğu burada almıştı. Gözleri yerinden fırlamış, yüzü morarmıştı. Her batıp çıktıkça rıhtımın yosunlu  taşlarını tutmak istiyor, beceremeyince bağırıyordu. Bir an için tabanlarıma attığı sopaları düşünerek bu adamı denizle başbaşa bırakarak, buradan uzaklaşmak istedim.

Fakat bu, - bizim çocuklara göre – bir erkeklik olmayacaktı.

Rıhtım yüksekti. Eğilerek kolumu uzatsam bile ellerini tutamayacaktım. Daha fazla düşünmeyerek rıhtım taşları üstünde kümelenmiş iç çamaşırlarından birini yakalayarak başına doğru sarkıttım. Sonra Baba Torik’i oltaya takılmış bir balık gibi çeke çeke sığlığa getirdim.

Baba Torik, ıhlaya ıhlaya rıhtıma çıkar çıkmaz giyinmeye başladı, zangır zangır titriyor, bir yandan da homurdanıyordu. Nihayet kemerini beline geçirdikten, bir bana, bir de denize mânasız mânasız baktıktan sonra ağır ağır ana caddeye açılan kapıya doğru yürüdü.

***


Baba Torik, o günden sonra yakamızı bıraktı, bir daha yalıya uğramadı. Biz onu bir gemi aslanı gibi hep uzaktan seyrettik.



Hiç yorum yok: