18 Mayıs 2017 Perşembe

AHMET MÜMTAZ İDİL

Ahmet Mümtaz İDİL
16 Mayıs 2017 tarihinde bedenini bıraktı dünyaya ve ruhunu aldı götürdü sonsuzluğa.


Ufacık ötesi bir cüssesi vardı. En son 42 kg ya düştüğünü yazmış, tahayyül edemiyorum. 

25 sene önce “Telif Hakları”nda karşılaşmıştık. Yeni evliydim, yeni işe girmiştim ve yeni anneydim. Bu yeni hayat her şekliyle özellikle ölüm-yaşam çizgisinde imtihan ederken beni, en beklenmedik anlarımda nefes verdi Mümtaz Bey.

Kaşını gözünü yarmış oğlumun peşinde hastanelerde geçen, babasını güneydoğudan beklediğim aynı gecenin sabahı uyuyup kalmışken masanın üstünde, “Genel Müdürlük” taslamak yerine, çalışma arkadaşlarıma yavaşça “söyleyin gidip evinde uyusun” diye fısıldayacak kadar hoş bir insandı, aynı zamanda da nüktedan. 

Yıllar geçti, yaş aldım, olgunlaştım. Ama o değişmedi. Zeki, esprili, azıcık hüzünlü, başka pencereden bakışlı. Yollarımız ayrıldı kaç kez yine birleşti. Aynı dili konuşmazdık pek, nasıl anlaşırdık meçhul. Ancak iletişimimiz kopmadı. 

“Özlem, sana yine işim düştü.” diyerek açardı telefonu sesi neşeli, çın çın. Ve ben pek severdim bu düşen işleri. Denk getirip de bir araya geldiğimizde, özellikle anlattırırdım her kelimesini ezbere bildiğim (kimisi ortak) anıları ve ilk defa duymuşcasına gülerdim kahkahalarla. Örneğin: "Kerpiç gibi çeviriler" ifadesinden daha iyi ne tanımlayabilirdi, yabancı dil bilmeyen bürokratların, bilenlere eziyetini!

Hayatına dahil değildim, bu bakımdan da başına ne geldiyse kendi ağzından öğrendim hep: Kaza yaptım, kansermişim, zatürre geçirdim, hastanedeydim, KOAH'tan şüpheleniyorlar vs... Öylesi sakince söyleyiverirdi, bir şekilde atlattığını ya da başa çıktığının görmenin rahatlığı üzerimde, nutkum tutulurdu. 

“Kanseriniz nasıl?” diye sormuştum birkaç sene önce, “Anlaşma yaptık: Ben ona dokunmuyorum, o da bana. Yaşayıp gidiyoruz.” demişti.

Elbetteki kusurları vardı ve bunları dile getirecek kadar da barışıktı kendisiyle. Erdemlerini ise mütevazilikle taşırdı üstünde, lütuf değil de doğalı buymuş gibi. Hayata karşı duruşu, direnişi ve görüşü vardı. Mücadeleden, bildiklerini söylemekten vaz geçmedi. Ancak en önemlisi, her zaman insandı. 

Yağmurlu bir Ankara sonbaharıydı, son kez buluşmuşuz. 4 Mayıs'taki konuşmamız da sonmuş, yine hastanedeydi. Gayet iyi hatırlıyorum zira daha sonraki aramalarım karşılıksız kaldı, alıştığım cevap gelmedi hiç. Yoğun bakımda uyutuyorlarmış, doktor söyledi. 

Vakit tamamsa gitmemek olmaz, biliyorum da keşke biraz daha kalsaydı... 


Özlem PEKCAN

Hiç yorum yok: