24 Şubat 2015 Salı

BEKÇİ

Özlem Pekcan



Yavaş yavaş kımıldadı önce, sonra gerindi ve gözlerini açtı. Yattığı yerden hafifçe perdeyi araladı.
Hava kararıyor. Artık kalkmalı.Bütün bir kaç ömrün verdiği bezginlikle ayaklarını yataktan aşağı sarkıttı, terliklerini arandı bir süre. En nihayet ağır ağır doğrulabildi ve giyinmeye başladı.
Burası Karadeniz dağlarına komşuluk eden, etrafı ağaçlarla çevrili küçük yalnız bir düzlük. Dar, kıvrak tek bir patikayla aşağıdaki köye bağlanıyor. Düzlüğün bittiği noktada, viran bir ev, sanki kudretinden güç almak istercesine sırtını dağlara dayamış ayakta duruyor. Hemen bir kaç on metre önünde ise iki mezar var yan yana.

İşte, Bekçi bu evde oturuyor ve bu mezarları bekliyor.
Yaşı yok, cinsiyeti yok ve adı yok. O, Bekçi.

Sobayı yaktı ve çayı üzerine koydu. Sonra gitti sokak kapısını açtı. Kapının önünde, eşikte birkaç tencere duruyor. Köylüler sabahtan bırakmış olmalı. Mısır ekmeği, ayran çorbası, kara dolma, yanında da turşu kavurma ve sütlaç. İyi, epey idare eder. Tencereleri boşaltıp ve yine kapının önüne koymalı, ama daha vakit var, 1 haftadan önce kimse gelmez.

Çayı demledi, ısıtmaya gerek duymaksızın tabağına biraz çorba koydu ve masaya oturdu.

Dışarısıyla birlikte içerisi de kararıyor yavaş yavaş. Ama aldırmıyor artık. Zira karanlıkta kendisini daha güvenlikte hissediyor bunca zaman sonunda.

Çorbasını kaşıklarken düşünüyor; köyde kimler yaşıyor, hangi kuşak çay topluyor acaba? Hesaplayamıyor. Tanıdığı ve onu tanıyan hiç kimsenin kalmadığını bilmek acı verici.

Bacağı yine sızlamaya başladı. Sargısını açıyor, ısırganın daladığı yer iyileşiyor gibi. Lavabonun yanındaki sabun kırıklarını ıslatıyor, iltihabın üzerine sürüyor, aslında yumurta da lazım ama, idare edecek artık.

Ölecek değil ya! Keşke ölse, ama o ölemez.

İşi bitince paltosunu giydi ve eline bastonunu alarak dışarı çıktı.

Gece olmuş. Berrak, yıldızlı bir gece. Orman keskin karanlıkta uğuldamaya başlamış bile. Yavaş yavaş, ne rüzgârdan ne de soğuktan ürkerek gecenin içinden yürüyor ve Akyazı Köyünden 2 km. uzakta İniltiler Ormanının çevrelediği Ölmezler Düzlüğündeki mezarların yanında duran büyük taşın üzerine yığılıyor.

Bekçi, bastonunu üstüste sımsıkı kavramış ellerine çenesini dayadı ve gözlerini ağaçların siluetine dikerek iniltileri dinlemeye koyuldu.

***




Akyazı, yüz haneli bir köydü o zamanlar. Yukarıda çay bahçeleri, ormanlar ve sıradağlar, aşağıda Karadeniz.

Atarların Zehra köyün en güzel kızıydı, Bıçakçıların Memet ise köyün en yakışıklı delikanlısı. Zehra boylu poslu, sırma saçlı, mavi gözlü, güleç ağızlıydı. Memet daha boylu poslu, bastığı yeri titretir, ela yeşil gözlü idi. Memet deli gibi sevdalıydı Zehra'ya. Araya kimleri sokmamıştı ki. Kaç kez haber göndermişti hem anasına hem Zehra'ya. Ama, kızın gönlü yoktu onda hiç. Her seferinde geri çevirmişti onu.

Günün birinde yolunu kesti Zehra'nın:
"Kız" dedi "nedir derdin? Aylardır süründürürsün beni."
"Bir derdim yoktur. Benden sana yar olmaz." diye cevap verdi Zehra, bastı gitti.

Memet bakakaldı arkasından. Ama bir daha da kimseyi göndermedi Zehra'ya.
***
Memet, Tüfekçilerin Mustafa ile Zehra'ya söz kesildiğini duyduğunda deliye döndü. O sümsük, kendisinin yarı boyundaki güdük Mustafa alıyordu Zehra'yı ve o da gidiyordu ha? "Benden sana yar olmaz." diyen güleç ağız.


Günler geceler uyumadı. Kin, öfke ve nefret yüreğini dağladı. İntikam ateşiyle yanıp kavruldu. Öyle bir şey yapmalıydı ki, o kıza da o oğlana da göstermeliydi: Memet'i ezip geçmek nasıl olurmuş! Öyle bir intikam almalıydı ki dünya ahiret sürmeliydi hükmü.
***

Kışın Ayşe'yi istetti Memet. Baharda söz kestiler, yazın düğün yaptılar. Memet'in kötü huyunu bilen köy derin bir soluk aldı. Ucuz atlatılmıştı Zehra meselesi.
Bir yaz sonra Zehra ile Mustafa evlendiklerinde, Ayşe ile Memet'in kızlarına beşik alayı yapılıyordu. Zehra ile Mustafa'nın oğulları olduğunda, Ayşe ile Memet'in de bir oğulları olmuştu.

Derken Zehra ile Mustafa'nın bir oğulları daha oldu. İki ayrı hanede iki ayrı hayat kurulmuş, hayatlar hayat doğurarak çoğalıp gitmişti.
***
Zehra memnundu halinden. Her sabah şükrederek kalkardı Tanrısına Mustafa'dan ve her akşam şükrederek yatardı yine erinin yanına.

Memet ise gün kovalar, zaman kollar intikamını büyütürdü içinde. En nihayet o yaz Zehra üçüncüye hamileyken, köy Zehra ve Memet'i unutmuşken karar verdi intikamını almaya.
Zehra içerde hamur açarken, evlerinin önünde vurdu Memet Mustafa'yı. Silah Sesine dışarı fırlayan Zehra, uzaklaşan Memet'i tanıdı sırtından ve Kocakız nasıl da böğürüyordu o sırada ağıldan.
***
Memet evine varıp, sedire atmıştı ki kendisini, birden elinde tüfeğiyle Zehra beliriverdi karşısında.

Ayşe, oğlanlar ve kız hepsi kalakalmışlardı. Zehra'nın gözleri çakmak çakmak mavi, güleç ağzı şimşek çakar olmuştu. Tüfeğinin namlusunu dayadı alnına. Zaman durmuştu, an donup kalmıştı. Zehra'nın parmağı tetikte, gözleri Memet'in gözlerinden yüreğine nefret kusmakta idi. Daha bir heybetlenmiş, güçlenmişti sanki. Ölüm soğukluğu sarmıştı genç adamın vücudunu daha kurşun vurmadan alnına.
Birden Zehra indiriverdi tüfeği ve Memet'e şöyle dedi:
"Seni öldürmeyeceğim. Ve dilerim ki Allahımdan sen ölme."
Böyle dedi Memet'e ve geldiği gibi çıkıp gitti evden. Ayşe kadının yüreğine buz gibi bir korku bıçağı saplandı. Seven her kadının içinde taşıdığı o bıçaktan. Bir tek o anlamıştı.

***
Mustafa'nın ne katili ne de onu vuran tüfek bulunabildi. Aradan birkaç yıl geçip, düzen kurulunca, Memet aracılar yolladı Zehra'ya, kuma olsun Ayşe'ye diye. Zehra kabul etmedi. Bir anlam veremiyordu buna Memet. Kocasını öldürdüğünü görmüş, kendisini öldürmeye gelmiş ama vazgeçmiş ve onu elevermemişti. Eğer onda biraz gönlü yoktuysa, niye böyle davranmıştı?

Bir sabah, dul Zehra'nın oğulları ve kızıyla oturduğu evinin kapısına dayandı.
"Zehra çık dışarı!" diye bağırdı "Konuşacaklarım var!"
Zehra çıktı elinde tüfek:
"Söyle!" dedi kısaca.
" Kabul et teklifimi, evlen benimle."
" Benden sana yar olmaz." dedi gene Zehra ve döndü evine girdi.
Bir kez daha bakakaldı Memet Zehra'nın ardından.

***
Böylece, düzen bir daha kuruldu. Aradan yıllar geçti.

Önce, bunca acının en sessiz tanığı Ayşe öldü. Aradan daha yıllar geçti. Memet'in çocukları da öldüler gittiler, hatta onların torunları da. Ama, Memet hala hayattaydı. Her gününü ölürcesine yaşıyordu. Öylesine yaşlanmış ve eli ayağı tutmaz olmuştu ki sürekli bir sedirin üzerinde can çekişir vaziyette tirtir titreyerek yatıyordu. Kimse onu görmek, ona bakmak istemiyordu. Kendi soyundan gelenler bile tiksiniyorlardı ondan.
Bir sabah iyice dayanamaz hissetti kendisini ve artık kaçıncı kuşak olduğunu bilemediği, kendisiyle aynı adı taşıyan torununu çağırdı yanına. Ona her şeyi anlattı usul usul ve dedi ki:
"Git konuş onunla. Lâneti üstümde ölmüyorum. Ama o da ölmüyor bir türlü. Bu dünyanın ve öbür dünyanın ıstırabını çekiyoruz ikimiz de kim bilir ne kadardır. Kaldırsın lânetini, o da kurtulsun ben de."

Torun çıktı gitti Zehra'nın evine. O da, küçülmüş, buruşmuş bir sedirin üzerinde büzüşük oturuyordu belki de yüz yıldır. Kendisini hatırlatır bir mavi gözleri kalmıştı, bir de o çizgi olmuş ağzı. Genç oğlanın dediklerini dinledi bir süre, bir an parladı mavi gözleri, sonra başını iki yana salladı:
"Olmaz." dedi.

***

Daha kapıdan girişinden anladı torununun Memet cevabın olumsuzluğunu. İşte, o zaman ıstırap dolu bir çığlık koptu yüreğinden ve giderek tizleşen bir inlemeye dönüştü. Ve o günden sonra hiç dinmedi inlemesi.

Zaman içinde bu inlemeye Zehra'nın iniltileri de karıştı. Artık gece ve gündüz köy inil inil inildiyordu. İki ayrı hanede iki yaşlı insan birisinin diğerine duyduğu kinden ötürü ölmüyordu.

O yıl yağmur yağmadı çok, çay da yeşermedi bir türlü. Köy iniltiler içinde kıvranıyordu. En sonunda bir akşam köyün önde gelenleri kahvede toplandılar. Ertesi gün Zehra'nın evine bir heyet göndermeye karar verdiler.

"Çok geç" diye cevap verdi Zehra, kelimeler güçlükle çıkıyordu ağzından. "Ne onu, ne kendimi, ne de köyü kurtarabilirim artık. Öyle bir kin ki yüreğimdeki, kökleyip atamam. Onun ızdırabı hayat vermekte bana ve benim nefretim yaşatmakta onu. Biz birbirimizin tutsağı ve acılarımızın tanığıyız artık. Siz bulun bir çare."

Daha bir şey demedi.
O akşam bir kez daha toplandılar kahvede.

-"Daha ne kadar devam eder böyle?"diye sordu birisi.
-"Ben hesapladım 160 yıllık bir mesele bu." dedi bir diğeri.
-"İki canlı cenaze, köyü de lânetlediler." dedi başkası.
-"Evet, işte cevap burada." diye sözü aldı köyün en yaşlısı. "Gereğini yapmalıyız."

Günlerce tartıştılar olurunu, olmazını. Çıkamadılar bir türlü işin içinden. Bıçakçılar ile Tüfekçileri de çağırdılar. Onlar da ne karşı koyabildiler ne razı oldular.

***

En nihayet bir sabah köyün ileri gelenleri, bir günaha ortak olma kararlılığı içinde iki gruba bölünerek Zehra ve Memet’in evine gittiler.

Her ikisinin de başucunda Kur’an okudular, dua ettiler. Sanki ölmüşler gibi.

Sonra ağızlarını bağladılar, ayak başparmaklarını da. Sanki ölmüşler gibi.
Ve yıkayıp onları kefenlediler, öğle namazının ardından da ayrı ayrı kıldılar cenaze namazlarını. Sanki ölmüşler gibi.

Sonra ellerinde kazma ve kürekler, köyün çıkışanda bir araya geldiler. Korku içinde, utanç içinde ve vicdan azabı içinde tek bir kafile bu kayıp düzlüğe tırmandılar.
İçinde hâlâ ruhlarının terk etmediği, nefes alan, inleyen bedenlerin bulunduğu iki tabutu, kazdıkları iki çukurun içine koydular. Üstlerini kalaslarla kapadılar, toprakla örttüler.

Son dualarını okudular, haklarını helal ettiler ve iki mezar taşı diktiler. Şöyle yazıyordu:
-"Memet Bıçakçı. Ölmedi. Ruhuna ve bedenine el fatiha."
-"Zehra Tüfekçi. Ölmedi. Ruhuna ve bedenine el fatiha."

Sonra köyün en yaşlısına dediler ki:
-"Sen burada kal biraz. Onlar ölene dek. Çıkmasınlar sakın mezarlarından. Biz senin ihtiyaçlarını gideririz."

Ve onun da kaderini diğer ikisine bağlayarak döndüler geriye. O gece ormanın uğultularına karışan iniltilerle dolu bir ninni ile uyudu bütün köy.
***
O gün bu gündür Bekçi burada bekler durur. Bilir ki toprağın altındaki o iki tabut hâlâ diridir, hâlâ solur.


Ve bilir ki toprağın altından yükselerek ormanın uğultusuna karışır onların inlemeleri. Ve bilir ki akşamları ruhlarına ve bedenlerine bekçilik yapması onları huzura kavuşturan tek şeydir. Ve bilir ki sırf bu yüzden artık o da ölemez.

***
Şimdi içeri girmek zamanı.
Yeni doğan gün ve sabahın iyi huylu esintisi vuruyor yüzüne.

Ağır ağır doğruluyor yerinden bastonuna dayanarak eve yöneliyor. Birazdan yatağına girecek ve akşama kadar rüyasız bir uykuya dalacak. Hava kararmaya durduğunda kalkacak ve ilk yıldızlarla gelecek yine bu mezarların başına.

Çünkü o Bekçi.
Ne adı var, ne cinsiyeti, ne de yaşı.
O Bekçi.

Hiç yorum yok: