24 Temmuz 2013 Çarşamba

KOCA MEMİŞ


Fausto Zonaro: Er Tablosu, Askeri Müze



Yazan: Hamdi Rıza ÇAYDAM

Bölüğe ilk verildiği gün, yüzbaşı, boyuna bosuna bakmış da:
-“Eyvah ben bu insan azmanını nasıl giyindireceğim,” diye uzun boylu düşünmüştü.

Şaka değil, Koca Memiş’in iki metreye yakın bir boyu, çam yarmasına benzeyen geniş bir gövdesi, çok büyük ayakları vardı.

Elbisenin kıt, ayakkabının pek seyrek bulunduğu o zamanlarda onu giydirmek her babayiğidin harcı değildi. Bölük komutanı şimdiye kadar ne böyle iri cüsseli bir adam görmüş, ne de dünyada böyle bir insanın bulunabileceğini aklına getirmişti.

Koca Memiş, bambaşka bir mahluktu. Geniş omuzları üstünde iki çocuk rahat rahat oturabilir, sırtlarını güvenle başına dayayabilirlerdi. Yaşı otuzdan yukarı olmalıydı. Büyük savaşta kalıbına, kıyafetine bakılmış, iş yapamaz diye askere alınmamıştı. Fakat İstiklal Savaşı başlar başlamaz, şube başkanı buna aldırmamış, Koca Memiş’i yakalatınca askere yollamıştı. Daha ilk dakikalarda alay eratı için bir alay konusu olan Koca Memiş, yeni bir dünya, yeni bir aleme kolundan tutulup atılmış gibi sersemlemiş, ne yapacağını şaşırmıştı. Yanında bir çocuk, bir oyuncak gibi kalan herkese boş bir gözle bakıyor; bırakıldığı yerde saatlerce konuşmadan oturuyordu. Bölük komutanı elbise bulup giyindiremediği için onu talime çıkarmıyor, bol bol oturup düşünmesine aldırmıyordu. Lakin aradan bir hafta geçince düşünmeye, bu iş üzerinde önemle durmaya başladı. Bölükte eli iğne, iplik tutan bir er,  irili ufaklı birçok kaput, aşağı yukarı beş on takım elbise vardı. Bir akşamüstü depodan büyük bir kaputla, az kullanılmış bir pantolon seçtirdi. Küçük bir tarifle kaputun eteklerini kestirdi. Pantolona birkaç parça ekletti.

Elbisenin en mühim kısımları elde edilince Koca Memiş’in kafasına bir kabalakla, etli baldırlarına bir çift dolak geçirtmek işten bile olmadı. Koca Memiş’in, şimdi yalnız bir eksiği kalmıştı. O kadar aranmasına, taranmasına rağmen ne alay, ne de bölük depolarında battal bir postal bulunamamış, okkalık ayakları köyden getirdiği yarım çarıklar içinde kalmıştı.

Bunlarla dönüş yapamıyor, tabanı altına dolan kumlarla yürüyemiyor, kısa boylu arkadaşlarına bir türlü yetişemiyordu.

Yüzbaşı, her bölük komutanı gibi tecrübeli bir askerdi. Düşündü, bölüğünde terzilik gibi, marangozluk, ayakkabıcılık yapabilen birkaç er daha vardı. Bunlardan pekâla faydalanabilirdi. 

Nitekim marangoza, kalın odun parçalarından Koca Memiş’in ayaklarına uygun iki kalıp yaptırdı, deri ve kösele için de beş on kuruş sarfetti, çok geçmeden bu eksiği de ortadan kaldırdı.

Doğrusunu söylemek lâzım gelirse bölük komutanı kendisi için çok çalışmış, çok didinmişti. Halbuki asker olmadan evvel askerlikten ne kadar korkuyordu. Şimdi bunların birer kuruntudan ibaret olduğunu anlıyor, köyünde, keçi, koyun arkasında geçen günlerini pek aramıyordu. Burada birçok arkadaş da edinmişti. Ara sıra şaka yapmalarına:
-“Koca Memiş’i siperlerden bir yol göstermeli, düşmanın gözünü korkuttuktan sonra taarruza geçmeli,” demelerine kızmıyor, içerlemiyordu. 

Hem kızıp da ne yapacaktı?.. Kendisi bir, onlar bindi. Küçükken mahalle arkadaşlarının alaylarına kızdığı için az mı çekmiş, az mı hırpalanmıştı?.. Bu yaştan sonra geriye, çocukluk günlerine dönemez, bölük arkasından ayaklarının bir türlü alışamadığı postallarla koşamazdı. Söylerler; gülerler karşılık görmeyince nihayet susarlardı. Onun için aldırmıyor, hatta çatık kaşlı Hasan Onbaşının:
-“Koca Memiş, bu boyu sen hangi sulak tarlada yetiştirdin,” demesine bile kulak asmıyordu.

Koca Memiş, askerliğin hemen her şeyine uymuş, lâkin bir türlü talimine alışamamıştı. Hantal vücuduna çavuş ve onbaşıların istediği çevikliği veremiyor, bu yüzden birçok azarlar işitiyordu. Yüzbaşı daha yumuşaktı. Ne bağırıyor, ne de çağırıyordu. Yalnız pek fazla kızdığı zaman:
-“İstikamet karşıdaki tek kavak, marş marş,” diyor, kendisini bir parça yorarak cezalandırmak istiyordu. Arkadaşları talim hareketlerinde onu çoktan geçmişlerdi. O, hala hazır ol vaziyetinin icabettirdiği şekle uyamamıştı. Akşam talimlerinden sonra bir kenara çekiliyor; küçük bir çekmeceye benzeyen tabakasına el atıyor, dolmalık sigarasını çekiştirirken kalın kafasına kızıyordu.

Hâlbuki çatık kaşlı Hasan Onbaşının dediği gibi şunun şurasında yapılmayacak ne vardı?

-“Hazır ol,” komutu verilence gökçelerini bitiştirecek, ayak burunlarını açacak, gövdesiyle başını dimdik tutarak karşıda görünmez bir noktaya bakacaktı. Bu küçük hareketi yapamadıktan sonra ne diye onu askere almışlar, buraya getirmişlerdi?

En ziyade buna içerliyor, buna kızıyordu.

Bir sabah, bölük nöbetçi onbaşısı onu, birkaç arkadaşıyla birlikte mutfağa, patates soymaya gönderdi. Mutfak, Koca Memiş’in çok hoşuna gitmişti. Bir defa öğleyin, bir defa da akşamleyin tıka basa karnını doyurmuş, sonra pek fazla yorulmamıştı. 

Oturduğu yerden kocaman bir bıçağa benzeyen çakısı ile bol bol patates ayıklamış, kazanların ocağa vurulup indirilmesinde aşçıbaşıya yardım etmişti. Aşçıbaşı iyi bir insandı. Yaşından daha fazla ihtiyar görünüyor, emrine verilenleri üzmeden çalıştırıyordu. Koca Memiş, patates soymaya gönderildiğinin ertesi günü tekrar birkaç erle birlikte mutfağa gönderilince bayağı sevindi. Galiba mutfak kendisine, kendisi de mutfağa ısınmışlardı. Şimdi her sabah kalk borusu ile ot yatağını terk ediyor, emir falan almadan doğruca mutfak yolunu tutuyordu. Artık eskisi gibi mutfağa bol bol vazifeci de gelmiyordu. Koca Memiş her şeye yetiyor, koskoca çuvalları bir tutuşta kazanlara boşaltıyor, ara sıra suya, mutfakta yakacak kalmamışsa bazen de oduna gidiyordu.

Çeşme mutfağa yakındı. Bundan yana sıkıntı çekmiyor, kollarını sıvayınca bir saat içinde varilleri dolduruyordu. Fakat odun tedariki böyle olmuyor, odun arabalarının kırıldığı, kafilenin geciktiği günlerde iş kendi ellerine kalıyordu. Bu gibi zamanlar Koca Memiş’e bir er bir araba, ekseriya bir katır verilirdi. Koca Memiş, arabaya sevinir, katıra dudak büker, almak istemezdi. Zira tavla onbaşısı onu kızdırmak, söyletmek için daima cılız hayvanları seçer, eline tutuşturmak isterdi. Koca Memiş, pekâla bilirdi ki, her karşılaşmada hatırını soran yüzbaşısına baş vursa haklı görülecekti. Fakat o vakit de tavla onbaşısı cezalandırılacaktı. Hâlbuki Koca Memiş, kendi yüzünden bir karıncanın bile incinmesini istemeyen bir insandı. Sesini çıkarmaz, dönüşün yarı yolunda koca odunları sırtına yükler, bitikliğine acıdığı katırı bir koyun gibi ardından sürüklerdi.

O gün mutfakta yine odun bitmiş, aşçıbaşı, Koca Memiş’i bir er, yine bir katırla oduna yollamıştı. İki arkadaş terlemeden, yorulmadan alay cephesinin yanından kaymışlar, iki saat sonra da koruluğa varmışlardı.

Koca Memiş bu orman yavrusunu köyünün baltalığına benzetir, havasında kendi doğduğu yerin rüzgârlarını içerdi. Katırın torbasını başına geçirdikten, bir ağaç dibinde kumanyalarını yedikten sonra çalışmaya başladılar. Kuru dal her zaman bir yerde bulunmuyor, orman içinde gezmek, dolaşmak, icabediyordu. Bu işe gönderilenler bazen yarım, bazen bir saat birbirlerini göremezler; yeter derecede odun topladıktan sonra katırın yanında buluşurlardı. Koca Memiş bugünkü işini çabuk bitirmişti. Keyifli keyifli bir sigara yakıp sırtını bir ağaca dayayacağı zaman az uzaktan bir bağırtı işitti:
-“Koca Memiş, Koca Memiş!”

Ses, arkadaşının sesine benziyordu. Dikelerek kulak kabarttı.

Gürültü çok yakından geliyordu. Cılız oğlan bir ayı, bir kurtla mı, yoksa pek tekin olmadığını çatık kaşlı Hasan Onbaşıdan işittiği bu orman içinde bir düşmanla mı karşılaşmıştı? Baltasını sağ eline alarak yürümeye başladı. Kalın gövdeli ağaçları siper yapıyor; gürültü çıkarmamak için ayak burunlarına basıyordu. Çok geçmedi, Koca Memiş bir çalı arkasından arkadaşını üç tüfekli ortasında, elleri bağlı olarak gördü. Aralarında üç dört adımlık bir mesafe vardı. Demek çatık kaşlı Hasan Onbaşının düşman diye kendisine anlatmak istediği şeyler bunlar, bu çocuklardı.

Fakat buraya nereden, hangi yerden gelmişler, arkadaşını nasıl çevirmişlerdi? Daha fazla düşünmedi. Çalıları yırtarak üç düşman eri üstüne bir kaya gibi yuvarlandı. İlk anda düşman şerlerinden biri başına yediği bir balta ile yere yığılmış, diğer ikisi tüfeklerini ellerinden düşürerek donakalmışlardı.

O günlerde düşmanın bir taarruz hazırlığı ile meşgul olduğu seziliyor, lâkin bir ip ucu elde edilemiyordu. Esir yakalayarak maksadı öğrenmek için yapılan baskınlar da bir netice vermemişti. Komutanlık birlikleri sıkıştırıyor:
-“Hiç olmazsa bir esir,” diye israr ediyordu.

İşte o akşamüstü Koca Memiş’in odun yüklü bir katır, yine odun yüklü iki esirle mutfak yanında görünmesi, taburda, hatta alayda çok büyük bir heyecan yarattı.

Çatık kaşlı Hasan Onbaşı ile cimri tavla onbaşısı bu olayı haber aldıkları zaman güldüler:
-“Şu Koca Memiş’e bakın da hele, yine ne işler becermiş,” diye dudak büktüler.

Koca Memiş, bunları duyduğu, kulaklarıyla işittiği halde aldırmadı. Mükâfat diye tümenden verilen otuz lirayla, bir aylık izin kâğıdını cebine koydu. Her ikisine bir:
-“Allaha ısmarladık,” dedikten sonra köy yolunu tuttu.

Hiç yorum yok: