27 Mart 2013 Çarşamba

YAŞAMIN NERESİNDEYİZ?

Gözümüzü açtığımız andan itibaren yaşama, yaşam bizi zorluyor bir acaip koşturmacaya. Bir endişe, bir panik ve hatta korku. Ona-buna yetişme çabası, illâ ki bir şeyleri tamamlama iddiası. Başarma-başaramama, yapma-yapamama, yetme-yetememe ikilemleri.

Öğretilenleri ve hatta dayatılanları gerçekleştirme mücadelesi: Okumak, bilumum sınavlara girmek, muhakkak yüksek puan almak, iş bulmak, evlenmek, çoluk-çocuk sahibi olmak...

Hepsi iyi-güzel, hoş da... Ne kadarı gerçekten istediğimiz şekilde gerçekleşiyor, ne kadarı kollektif bilincin dayatmasına göre şekil alıyor?

Bu farkındalığı yakalayamadığımız müddetçe, belki de gerçek mutluluğu bulamıyoruz hiç; kendimizi gerçekleştirmek yerine, başkalarını-başka bilinçleri doyurmaya çalıştığımız için.

Arada bir durmak gerek. Bir durup nefes almak, şöyle bir uzaktan bakmak sürüp giden yaşama. 
Üflemek taze bir nefes, dağıtmak bulutları-sisi ve sonra da doldurmak ışıkla sahip olduğumuz tek hayatı. 

O hayat ki, akıp gidiyor tane tane günleri, tıpkı bir kum saatinin tek tek düşen kumları gibi. 

İşte bu yüzden:

Bırakmalı tüm geçmişleri ve bekletmeli olası gelecekleri bir köşede...
Zira solunmayacak mı bu yaşam, geçmeyecek mi bu zaman?
İllâki de hükmünü sürmeyecek mi tabiat her bedende, her tende?
İşte bu yüzden kovalamalı, kaçmadan yakalamalı anı, an be an...



 

Hiç yorum yok: