3 Ekim 2012 Çarşamba

BADEM BIYIK İLE YEŞİL GÖZLER




Yazan: Özlem PEKCAN
ozlem.pkcan@gmail.com

Denize karşı oturmuş çayını yudumlarken, çok memnun hissetti kendisini kendisinden. 


-“Merhabaa Ey İstanbul, ben geldim, en nihayet, BEN…” diye hafiften böbürlendi bile.

Dalgalar kabarır gibi oldu: “Hoş geldin, diyor İstanbul vesselâm!” diye yordu bu hareketi hatta.

Martı çığlıkları, havanın şerbeti, karşı kıyının görüntüsü: Geleceğin mutlu bir hayalini çiziverdi gözlerine. Daha dün ayrıldığı şehri, şimdi asırlar kadar uzak geliyordu, sisli-puslu ve hatta biraz da küflü.

Çalışmanın, gayretin karşılığı buydu işte: Terfi, para ve güç! 

İçinde kabaran başarı coşkusu, gurur ve güven gelecek günlerin heyecanıyla birleşiyordu ve bu karışım bir yandan başını döndürürken, bir yandan da feci bir şekilde midesini buruyordu. 

Tam bir hezeyan ve duygu karmaşası içindeyken, dikkati birden kaçıverdi kendinden ve çay bahçesinin girişinde beliriveren bir kadının üstünde odaklanıverdi. 

Kadın çok güzeldi.

***

İstanbul, bu gün hiç mutlu etmiyordu onu. Şu sevdiği çay bahçesi bile onu teselli etmekten çok uzaktı. Cumartesi sabahı aldığı tahlil sonuçları ve görüştüğü doktor hayatını iyice karartmıştı ve şu anda martılarınkinden daha yüksek çığlıklar yükseliyordu içinden.

Deniz de kabarıp duruyordu, tıpkı onun içi gibi: “Daha da kötü şeyler yolda, işte haber veriyor!” diye düşündü, dalgaların hareketini görünce.

Şiddetle birileriyle konuşma ihtiyacı içindeydi. Aklına önce annesi geldi, sonra en yakın iki arkadaşı, hatta ofisteki temizlikçi kadını bile düşündü, ama adını hatırlayamadı. 

Zihnindeki liste uzayıp giderken, bir psikolog ya da psikiyatr ya da uzman denen birine gitmeyi geçirdi kafasından. Geçmiş yıllarda döktüğü paralar aklına gelince, hemen vazgeçti bu düşünceden. 

Aklını toplamak, biraz sakinleşmek ihtiyacı içinde olduğunun farkındaydı.
-“En iyisi şurada otur, çay iç, bir-iki lokma bir şeyler ye. Ondan sonra düşünürsün ne yapacağını…” diye telkin etti kendi kendisine.

Fakat o da ne? Her zaman oturduğu yerde bir başkası var şimdi:  -“Bu kadarı da olmaz! Ey felek, yeterince dalganı geçmedin mi benimle, atlatıp, zıplatıp, bilumum şekillerde evirip çevirip geçirmedin mi çemberinden beni? Şimdi de şuncağız köşeme mi göz diktin, yuh olsun sana!”

Tamamen kendine yabancı, ama kararlı ve öfkeli adımlarla masaya yürüdü.

***

Kadın çok güzeldi ve dalgalı uzun saçları, yemyeşil gözlerinin etrafından bukle bukle omuzlarından aşağı dökülüyordu. Üstünde vücudunun tüm hatlarının muhteşemliğini cüretkâr bir dekolteyle sergileyen yeşil bir elbise vardı. 
-“Muhteşem!” diye geçirdi içinden adam, elinde olmadan. 

Kocaman sarı bir zarfla birlikte el çantasını, upuzun boyuna rağmen en az 1 metrelik topuklar üstünde ahenkle taşırken, etrafına bakınıp, salınması bir başkası için daha da hoş bir manzara oluşturabilecekken; can sıkıcı bir şekilde adama kendi boyunun kısalığını hatırlattı ve tüm büyü bozuldu birden. 

Tam bu esnada kadın ani bir kararla harekete geçti ve emin adımlarla yürümeye başladı. Emin ve öfkeli adımlarla, adamın oturduğu masaya doğru ilerledi. 

-“Olabilir mi gerçekten, şu muhteşem şey, benim masama geliyor olabilir mi gerçekten?”

Cevap: EVET! 

***

-“Burası benim masam, ben hep burada otururum.”

Adam şaşkına dönmüştü: -“Kusura bakmayın, bunu bilmem imkânsızdı. Ayrıca da burası herkese açık bir yer, dolayısıyla masanın size ait olması gibi bir olayın burada geçerli olabileceğini sanmıyorum.”

Bu cümleler kadının dikkatini adama çevirdi birden. Muhatabı ufacık-tefecik bir şeydi. Saçları kısacık kesilmiş, saçı-bıyığı simsiyahtı. Tuhaf bir şekilde parlayan gözleri, kim bilir hangi renk ama kopkoyuydu. Üstünde yeni olduğu belli ama çok da iyi kesimli olmayan ve yine koyu renk bir takım elbise vardı. 

-“Orta Anadolu,” diye tespitte bulundu içinden, tarafsız ve bir yargıda bulunmadan.

-“Diğer taraftan, tüm masalar boş. Hoşunuza gidecek, başka bir tane bulmak çok zor olmasa gerek şu anda sizin için,” diye devam etti adam

Adamın düzgün Türkçesi ve nezaketi, taşıdığı profille gözle görünür bir tezat oluşturuyordu. 

-“Bıyıklar da badem,” diye düşündü kadın elinde olmadan.

-“Haklısınız,” diye mukabele etti adama, “kusura bakmayın kabalık ettim.”

Yeşil gözlü kadın sandalyeden kalkarken, badem bıyıklı adam da elinde olmadan ayağa kalktı, sanki onu uğurlar gibi. Kadının boyu, kendisininkinin bir buçuk misli gibiydi nerdeyse ve bu yine canını sıktı adamın. 

Yeşil Gözlü tam masadan ayrılmak niyetiyle kalkmıştı ki, aklına bir şey gelivermiş gibi oturuverdi tekrar yerine, Badem Bıyık da oturdu bunun üzerine gayrı ihtiyari.

-“Ben bir şey diyeceğim,” diye başladı söze.
-“Buyurun?”
-“Vaktiniz var mı biraz?”

Badem Bıyık, tereddütte kaldı birden. Bir tuzak veya kumpas içine mi çekiliyordu, daha geldiği gecenin sabahı yoksa?

Muhteşem güzellikte bir kadın, masasına geliyor ve vakti olup olmadığını soruyor. 
-“Anlamadım?” gibi abuk bir cevap verdi zihnine doluşan şüphelerin ve korkuların etkisiyle.

-“Biraz vaktiniz var mı?”
-“Neden ki?”

Yeşil Gözlü derin bir soluk aldı, söylediklerine inanamıyordu ama aslında kendine pek de hakim değildi şu anda.

-“Bakın çatlamak üzereyim. Birileriyle konuşmak istiyorum. Beni tanımayan birileriyle. Şu anda ne bir ağlama sızlama, ne de bir tavsiye öğüt çekecek halim var. Rica etsem, biraz bana yarenlik eder misiniz?”

-“Bunun çok da uygun olduğunu sanmıyorum,” diye kekeledi adam. Ama merak galip gelmeye başlamıştı bile çoktan üstünde. Kadın bunu hissetmiş gibi üsteledi biraz daha ama nezaketle:

-“Sizi zorlayamam ama lütfen. Dediğim gibi sadece beni dinleyecek birine ihtiyacım var. Ben anlatayım, dinleyin. Sonra da herkes kendi yoluna. Şu yirmi milyonluk şehirde bir daha nereden bulursunuz beni veya ben sizi nerede görürüm.”

Kadın çok güzeldi. Ayrıca çok çaresiz ve samimi görünüyordu: -“Peki,” dedi adam.

***

Yeşil Gözlü konuşmaya başladı: -“Benim ailem çok zengin. Öyle böyle değil. İstanbulluyuz biz, atadan deden. Tarihten gelen zenginliklerimiz var, köşkler yalılar falan. Ayrıca da ticaret, enerji, küçük büyük ölçekli bir sürü iş yapıyor bizimkiler. Yani anlayacağın (birden senli-benli oluvermişti) yeddi ceddimiz ve yedi soyumuza yetecek para ve mal var bizde.”

-“Görgüsüz,” diye geçirdi adam içinden.

-“Oradan bakıldığında, bu çok harika ve iyi bir şey gibi geliyor olabilir, ama getirdiği sorunları düşününce ondan da şüphe ediyorum artık.”

-“Görgüsüz,” diye tespitini tekrarladı adam bir kez daha içinden.

-“Babam üç kez evlendi. İlk eşi benim annem, ondan ben dahil üç çocuğu var. Sonra ki eşlerinden de üçerden altı. Vallahi metreslerini falan da dikkate alırsak, şu ana kadar sayabildiğim kadarıyla, on iki-on üç kardeş oluyoruz ki, bu sayı her an değişebilir. Çünkü geçmişte başıma birkaç kez geldiği gibi, her an biri beni yoldan çevirip; “biz seninle kardeşiz” diye yakama yapışabilir. Zira Peder Bey hâlâ faaliyette. Beş parmağın beşi bir olmadığı gibi yarım ya da tam aynı kandan olduğun insanlar da bir olmuyor.”

-“Bir çay içer misin (senli benli oldular ya)” diye sordu Badem Bıyık, kaderine razı olmuştu ayrıca da hikâye ilgisini çekmeye başlamıştı.

-“Olur, ama ben ısmarlıyorum,” diye cevapladı Yeşil Gözlü itiraz kabul etmez bir üslupla.

Badem Bıyık hiç de altta kalmaya niyetli değildi: -“Olmaz, benim masamdasın!”

-“Ama zorla,” diye hatırlattı kadın, “hiç değilse bunu yapayım da biraz telâfi edeyim kendimi.”
-“Bakarız,” diye mırıldandı adam çayları söylerken.

Bundan sonraki iki saat, hiç durmadan konuştu Yeşil Gözlü, Badem Bıyıksa neredeyse hiç kesmeden dinledi onu. 

-“İşte böyle… O kadar lânet biriymiş ki (son sevgilisini anlatıyordu), beni bırak hâlâ avukatlarımın bile çözemediği bir şekilde devlete borçluyum. Ama niye borçluyum, neden borçluyum sor bilmiyorum. Ayrıca bu borcu karşılayacak dünya param var, gel gör ki ne borcu ödeyebiliyorum, ne de paramı kullanabiliyorum. Geçen ay eve haciz geldi düşünebiliyor musun?”

-“Avukatlarını değiştir,” diye tavsiyede bulundu Badem Bıyık, elinde olmadan.
-“Neden öyle dedin ki?” İlgisini çekmişti bu öneri kadının.
-“Yeni görüşler alırsın, farklı açılar ortaya çıkabilir, avukatlarının doğruluğunu teyit eder ya da yanlışlığını görür, bir anlamda güven tazelersin. Çünkü anladığım kadarıyla bu meselenin başından beri hem seninle hem de onunla ilişki içindeler. Hiç aklına gelmeyen bağlantılar kurulmuş olabilir aralarında.”

-“Bunu dikkate alacağım,” dedi ve takdirle başını salladı Yeşil Gözlü. “Hiç de fena değil, kafası çalışıyor bu adamın,” diye de geçirdi aklından.

Bir saat daha konuştu, kadın neredeyse soluksuz. 

-“Biraz önce de doktordan çıktım. Kansermişim. Öyle dedi. Ama merak etmeyecekmişim, hemen öldürmezmiş, şanslısınız dedi bana. Nasıl bir şeyse. Söylediğine göre, kesin tedavinin bulunması an meselesiymiş, bu da çok kötü huylu olmadığından, bir beş-altı sene idare edermişim –kesin diyor, Allah’la kavil yaptı da sanki- o arada da zaten ilâç ya da neyse o piyasaya çıkmış olurmuş.”

Bu son duydukları biraz sarsmıştı Badem Bıyık’ı: -“Üzüldüm, yapılacak hiç mi bir şey yokmuş?” diye soramadan edemedi.

Samimiyeti gülümsetti kadını: -“E işte, bir tedavisi var diyor, idare edersin diyor. Ne bileyim.”

Bir an sustular. Sonra kadın tekrar konuşmaya başladı: -“Boşver şimdi bunu da, beni asıl tırlatan ne onu anlatayım mı. Söz bu son.”

-“Çay?” diye sordu adam, başıyla kabul etti kadın.

-“Çalıştığım yerde hakkımı yediler biliyor musun. Her şeyden çok bu beni delirtiyor”
-“Nasıl yani?” Badem Bıyık gerçekten çok şaşmıştı bu duruma.

-“Bizim aile şirketlerinden biri değil (ne kadar da rahat söylüyordu; züppe diye geçirdi adam bu sefer içinden) çalıştığım yer. Ben çok uluslu bir şirkette çalışıyorum. Öyle böyle değil, nasıl anlatayım sana, (adamın kapasitesini ölçmek ister gibi süzdü bir an, sonra da en basit kelimeleri seçmeye karar verdi) bir dünya devi, anladın mı? Türkiye ayağını biz kurduk, yeni mezun olduğumda girdim oraya daha tek odalı bir ofisken. Yıllarımı gömdüm oraya. Ben büyüdüm, olgunlaştım, şirket de büyüdü olgunlaştı. Evlilikler yaptım (iki kez evlenip ayrılmıştı) yürütemedim, ama dev firmalarla evlilikler yaptık sürüyor hâlâ, hepsinin çatısını ben kurdum, gece gündüz çalıştım. Tüm hayatımı vakfettim. Sonra ne oldu? Ne olacak, kalktılar tam da benim zamanım gelmişken ve ben hak etmişken, ne idüğü belirsiz birini başa getirdiler. Daha bir kaç yıl önce alavere dümen oradan buradan zorla transfer olmuş bir dangalaktan bahsediyorum!”

-“Bu biraz ağır oldu, hem belki o da hak ediyordur,” diye elinde olmadan tanımadığı adamı savundu Badem Bıyık, aklına kendi gelmişti zira. Onun da son aldığı terfi ve şirketteki son pozisyonu büyük kıyamet koparmıştı ve daha havaalanına indiği andan itibaren köpek balıkları başlarını çıkarmaya başlamışlardı yüzdükleri derin sulardan. (Üst düzey zevattan yapılan aramaları ve her biri ayrı tehdit kokan konuşmaları hatırladıkça hâlâ tüyleri diken diken oluyordu.)

-“Benim kadar olamaz ya…” diye karşı çıktı Yeşil Gözlü ateşli bir şekilde, “ama biliyorum  ben bunların neden olduğunu. Birincisi kadınım diye. Erkeklerin kadınların ilerlemesine zerre tahammülleri yok. E tabi onlar anlıyorlar birbirlerinin dilinden. Yeri gelecek geyik yapacaklar, birlikte içecek bilmem ne edecekler, yeri gelecek zamparalık yapacaklar. Benim bunlara uymam mümkün mü? Yani hakikaten benden fazla bir şeyleri var ve bu eksiği gidermem mümkün değil.”

Badem Bıyık huzursuzca kıpırdandı yerinde, hafiften de kızarmıştı. Aslında kadın haksız değildi, öte yandan asla yadırgamadığı ve yanlışlamadığı bu düşünceleri bir kadından böyle duymak da hazırlıklı olduğu bir şey değildi. 

Yeşil Gözlü, adamın rahatsızlığını anlamıştı ama aldırmadı, içini dökmeye kaptırmıştı kendini ve artık aklına nasıl gelirse öyle sıralıyordu sözcükleri: 

-“Diğer taraftan siyaset diye de bir şey var. Bu günkü ortamda beni çok uygun görmediler herhalde Sayın Patronlar. E tabi izinler alınacak, krediler çekilecek, başvurular yapılacak, Makam Sahipleri karşılarında kendileri gibi adamlar görmek isterler, yoksa işler yokuşa gider. Şimdi şöyle uzaktan bakınca meseleye, görüyorum ki; zaten şansım hiç yokmuş, ben kendi kendime gelin güvey olmuşum. Eğitim, kariyer, çevre, başarı, kabiliyet, uzmanlık falan hepsi bir yere kadarmış. Bir cinseyete bir de gündeme küt diye kurban gidiyorsun.”

Badem Bıyık, yine ses etmedi. Haklıydı Yeşil Gözlü. İş hayatındaki sefahatı süresince yaşadığı iniş ve çıkışlar ile son terfisi bağlamında tüm bunları defalarca test etmiş ve onaylamıştı. 

-“Ne yapacaksın peki?” Yine merakına düşmüştü adam.

-“Bilmiyorum. Yani bir tarafım, kal orada adamın kâbusu ol diyor. Allâme-i cihan olsa, benimle başa çıkamaz. Kaybedecek neyim kalmış. Giderken onu da yanımda götürürüm, beraber batarız işte. Bir tarafım da, boş ver, bas istifayı onlar düşünsünler diyor. Üç ihale var şu anda elimde, bugün-yarın sonuçlanmasını bekliyoruz. Beyimiz ne olduğunu anlayıp bağlantıları yeniden kuruncaya kadar kafadan ikisi kaçar, bu da topuna yeter zaten.”

***

-“Şu yirmi milyonluk şehirde bir daha nerede karşılaşırız bilmiyorum, ama çok teşekkürler. Hakkını helâl et ne olur!” diyerek vedalaşmıştı Yeşil Gözlü ve arkasına bile bakmadan uzaklaşmıştı.

Badem Bıyık, garsona işaret etti: -“Hesap ödendi Abicim,” dedi gelen delikanlı.

****

Haftanın ilk günü sabah Yönetim Kurulu ile kahvaltı edilmiş, tanışma merasimi yapılmış, iyi dilekler faslı yaşanmıştı. Böyle durumlarda gerekli lüzumsuzluklar yaşandıktan, herkes bir anlamda karşısındakini ölçüp-tarttıktan sonra  ofisine ancak öğleye doğru gelmişti, Badem Bıyık.

O saatten sonra da çalışanlarla tanışmış, kısa brifingler almıştı. Dozunda gövde gösterilerinde bulunmuş, yer yer de sempati yüklemeleri yapmıştı. Gün sona ermek üzereydi ve iyice yorulmuştu, ancak ilk gün için halledilmesi gereken bir iş daha kalmıştı: Görkem TAŞDEMİR.

İlk günün stresli ve heyecanlı temposu içinde daha sekreterinin adını bile tam öğrenememişken bu ismi zihnine kazımıştı. Yerini aldığı, bir anlamda terfisini çaldığı adamın ismiydi bu.

Bütün sabah, konuştuğu kodamanlar ve sonrasında astı-üstü herkes kendisinin siyasi baskıyla nasıl geldiğini inceden ona hatırlatarak hep bu adamdan bahsetmiş, bir anlamda onunla iyi geçinip, ayağını denk almasını ihsas etmişlerdi. 

Telefona uzandı ve otoriter bir sesle ilk talimatını verdi: -“Kızım bana Görkem TAŞDEMİR’i çağır.”

***

-“Görkem Hanım,” diye başını çekinerek içeri uzattı sekreter.
-“Evet,” diye cevapladı kadın biraz da kabaca, süper keyifsizdi ve bunu saklamaya hiç ihtiyaç duymuyordu. Şu anda onu keyiflendiren tek şey, biraz sonra yaratacağı olayın düşüncesiydi.

Sabahtan beri binlerce şekilde zihninde provasını yapmıştı söyleyeceklerinin ve istifasını masaya fırlatış şeklinin.

-“Şey,” diye kekeledi kız, yaklaşan fırtınayı görecek kadar iyi tanıyordu patronunu, “yeni gelen adam (patron demeye dili varmamıştı) sizi görmek istiyor.”

Hafifçe dudak büktü Görkem, yeni gelen adamın öğleden beri binada olduğundan haberi vardı ve teamülen ona hayırlı olsuna gitmesi gerektiğini de gayet iyi biliyordu. Ancak o bunu yapmamıştı bilinçli olarak. Diğeri de herhalde merakına yenik düşmüştü ki onu çağırıyordu gün sonu yaklaşırken. 

İlk raundu kazanmıştı. Bunun verdiği güvenle yerinden kalktı, ceketini üstüne geçirdi ve yeni patronun odasına yollandı.

***

-“Görkem Hanım geldi,” diye haber verdi sekreter yeni patrona.

Hanım? Görkem TAŞDEMİR, bir kadın mıydı yani?

Bu sırada kapı açıldı. 

Kadın çok güzeldi. Uzun dalgalı saçları, yeşil gözlerinin etrafından bukleler halinde dans ederek omuzlarına iniyordu. Üstündeki gri-yeşil tayyör derin dekolteli gömleğiyle uyum içinde, kadınsı hatlarını en ince ayrıntısına kadar sergiliyordu. Ve o yüksek topuklarla zaten uzun olan boyunu, karşısındakinin boyunun bir buçuk misline çıkarıyordu. O bildik can sıkıntısına kapıldı adam yine. 

Görkem TAŞDEMİR, emin adımlarla odanın ortasına kadar yürüdü ve kendisini karşılamak üzere ayağa kalkan ufak-tefek adama baka kaldı:
-“Badem Bıyık!” deyiverdi hayretler içinde kendine engel olamadan.

Ve adam cevap verdi yüzünde çarpık bir gülümsemeyle: -“Merhaba, Yeşil Gözlü.”

Yirmi milyonluk İstanbul’da Yeşil Gözlü Kadın ile Badem Bıyıklı Adam yine karşılaşmışlardı.

Hiç yorum yok: