15 Kasım 2011 Salı

GÜNEŞ




Bir mevtanın kaleminden….



Yolun ortasından yürüyen adamı uyarayım derken caddeye fırlamışım. Biz bağrışırken, ona kamyon çarptı, bana da araba. O kurtuldu, bense öldüm.

İşte her şey böyle başladı. Birden kendimi ilâhi düzenin kapısının önünde beklerken buldum. Kayıtları kontrol eden, hoş yüzlü, genç ve kanatlı ilâhi varlık bana “erken geldiğimi, henüz vaktimin dolmadığını” söyledi, ne olduğunu anlayıncaya kadar bir baktım yine dünyadayım, kalan süreyi tamamlamak üzere.
Ve böylece devam etti. Ondan sonra defalarca aynı kapının önünde durdum ve her defasında geri gönderdiler beni.

Son sefer, ilâhi kapının önünde beni yine ilâhi bir varlık karşıladı. Bu sefer ki daha yaşlı ve daha fazla kanatlıydı. Zira öğrendiğim kadarıyla; ruh tekâmül ettikçe, onu karşılayan varlık da ona denk bir olgunlukta oluyor. Sanırım bu geliş-gidişler bende de bazı değişimler yarattı. Yaş olgusunu zaten kaybettim, sanki zaman akmıyor ve ben hep vardım.

-“Ooo,” diyerek karşıladı beni. Bir yandan da kayıtlarıma göz gezdiriyordu. “Epeyce bir gidip-gelmişsin sen.”
-“Evet,” diye bıkkınlıkla cevapladım onu. “Belki de artık içeri girebilirim?” Her ne kadar içimdeki ses aksini söylese de sormadan edemedim.
-“Bir bakalım…” Gerçek bir ilgiyle önündekileri okuyor bir yandan da kendi kendine mırıldanır gibi, benimle konuşuyordu. “İlk defa öldükten sonra, dünyadaki süren dolmadığı için seni tekrar geri göndermişler…”
-“Kedi olarak,” diye tamamladım cümlesini.
-“Evet, sonra yine gelmişsin…”
-“O adi köpek yüzünden, kaçayım derken…”
Hafifçe kıkırdayarak beni tasdikledi ve devam etti: -“Sonra ağaç olarak geri gitmişsin…”
Ben arkasından saymaya başladım: -“Sonra kaplumbağa, sonra dağ hem de sıradağlar şeklinde, sonra nehir, hatta bir keresinde denizatı, en sonunda da okyanus… Ama o bile kurudu ve işte ben yine geri geldim.”

Bir an tereddüt ettiysem de sormadan duramadım doğal olarak: -“Sence artık içeri alırlar mı beni?” diye sordum.

O ise cevap vermedi, bir takım hesaplamalara dalmıştı. Kimbilir ne kadar zaman sonra kayıt yığınından başını kaldırdı, olumsuz bir şekilde başını salladı:
-“Üzgünüm,” dedi “ama süren dolmamış henüz, hâlâ alacağın var. Korkarım bir kez daha dönmen gerek.”
-“Ben alacak falan istemiyorum, ne olur içeri alın artık beni, vazgeçtim ben alacağımdan,”diye itiraz ettim.
Kati bir şekilde başını salladı: -“Olmaz. İlâhi düzenin senden alacağı olabilir belki, ama sen alacaklı kalamazsın. Hesabın tutması gerek. Maalesef bir kez daha geri gitmen gerek.”

Belki de çok yıkılmış ve perişan göründüğümden, belki de bilmediğim başka bir ilâhi kural yüzünden bana merhamet gösterdi sanki ve dedi ki: -“Bak, sana bir teklifim var. Bu sefer ne olmak istediğini sen seç.”

Bir an içim umut doldu: -“Ne istersem olabilir miyim?”

“Evet” anlamında başını salladı.
-“İnsan olarak geri dönebilirim yani?”
-“Eğer istersen, neden olmasın?” diye cevapladı beni.

Yeniden insan olmak, yeniden bir ömür sürmek ve belki de bu sefer yaşlanıp, çoluk çocuğa karışarak ölmek. Ne muhteşem!

Fakat sonra içimden bir ses, daha doğrusu bir şüphe fısıldadı: -“Ya yine alacaklı kalırsan? Ya yine geri dönmek zorunda kalırsan, bir daha, bir daha, bir daha…”

Kararımı vermiştim: -“Ne olacağım fark etmez, ama hesap tutsun ve bir daha geldiğimde bu kapıdan dönmeyeyim. Beni öyle bir şeye dönüştür.”

Bir ışık parladı ve etrafımı sardı…

***

İşte o benim. Her sabah ışıklarıyla perdelerden, pencerelerden içeri sızan, ekinleri, toprağı, insanları besleyen, ısıtan, geliştiren, akşam olunca da pılısını-pırtısın toplayıp, diğer yarı küreye taşınan. Ama aslında hiç yok olmayan, hep orada olan, her şeyin tanığı, tüm acıların, sevgilerin, nefret ve korkunun. Bilimin, teknolojinin, varlığın ve yokluğun. Kocaman evrende minicik bir nokta, zaman denizinde var ama kayıp, yine de dünyanın enerji kaynağı, varlık nedeni: Güneş.

İçinde sonsuz patlamalar barındıran, her infilâk ile hem tükenen, hem yeniden artan-çoğalan. Çok yakın ama aslında çok uzak. İşte o benim: Güneş.

Bekliyorum. Zaman yok artık benim için. Varlık da, hiçlik de yok. İlâhi düzenin beni konumlandırdığı evrende her şey ben, ben de her şeyim sanki. Dünyada ve bana ait sistemde ışınlarımın eriştiği her bir düzlem ve varlık yansıyor bende, ben de onlardan yansıyorum.

Bekliyorum, uzayın derinliğinde, etrafımda başka sistemler, başka güneşler ve evrenlerle. İçimdeki patlamalar bir yandan tüketirken, bir yandan da umduğum bir sona yaklaştırıyor beni. Ve hep aynı soru bende: -“Ey İlâhi Düzen, bu defa alacak mısın beni kapıdan içeri?”


-Bitti (mi?)-
Yazan: Özlem Pekcan

Hiç yorum yok: