8 Ekim 2011 Cumartesi

OTOMATİK HASAN





            Yazan: Hamdi Rıza Çaydam

            Emekli Albay:
            -“Bir serseri bir katil mi adam olmaz diyorsun,” dedi. “Başka teşekkülleri, başka meslekleri bilmem, fakat asker ocağının bambaşka bir sihri; bambaşka bir iç âlemi vardır. Eğer ordu, içine aldığı her şahsı eritip, istediği kalıba sokmasa, yaradılışları birbirine benzemeyen insanlarla vatan mı, memleket mi savunulur? Toprak sevgisini, egemenlik aşkını şöyle bir tarafa bırak, acemi olarak askere alınanların hiç olmazsa küçük bir kısmı ne olduğunun farkında bile değildir. Ama ordu yaradılışları, yaşayışları birbirine benzemeyen bu binlerce insan kendi kazanına atar, disiplin koru ile kaynatır, fena taraflarını yontarak onları olgun bir insan şekline sokar. Orduda, insanların bu inanılmayacak değişikliğini, yani bir serserinin, bir katilin adam olarak vatanı uğruna ne büyük fedakârlıklara katlandığını yakından görmek isteyen her fert mutlaka subay olmalıdır. İster misin sana şahidi olduğum bir vakayı anlatayım, delikanlı?”

            İhtiyar dostumun asabileştiğini anlamıştım. Fakat onu başka türlü söyletmek mümkün değildi. O, Trablus, Balkan, Cihan ve İstiklal Savaşlarının bir çok cephelerinde çarpışmış, başından yüzlerce vaka geçmiş, tarihi, heyecanlı günler yaşamış bir askerdi. Sırasını düşürdükçe teklife lüzum görmez, düşüncelerini misallerle izaha çalışır, çok güzel konuşurdu. Ben onu söyletmek için arasıra düşüncelerine itiraz eder, azıcık kızdırırdım. O, ekseriye bunun farkına varır, sözünü bitirdikten sonra:
            -“Çapkın yine beni uzun uzun konuşturdun” der, tatlı tatlı gülerdi.

            Bitişiğimizde, küçük bir evde oturuyordu. Karısından başka hayatta kimsesi yoktu. Evlendiği ilk seneler içinde arka arkaya iki erkek çocuğu olmuş, fakat çok yaşamamış, ölmüşlerdi. Şimdi bile onları hatırladığı zamanlar gözleri sulanır:
            -“Hiç olmazsa biri sağ olsaydı,” derdi. “Ölürsem arkamda dikili bir ağacım bile kalmayacak.”

            Beni çocuğu gibi seviyordu.

            Onun için patavatsız sözlerime aldırmaz, gevezeliklerimi daima büyük bir müsamaha ile dinlerdi. Bugün de onu yoklamaya gitmiştim.

            Biliyordum ki, görünmezsem mutlaka sorduracak ve arattıracaktır. Kendi elleriyle süsleyip bezediği küçük bahçesine oturup kahvelerimizi içtikten sonra konuşmaya başlamıştık. Ben ona, o sabah gazetelerde okuyup idama mahkûm edilen azılı bir katilin yaptıklarını anlatırken kızmış:
            -“Bu gibi serserilerin topunu asmalı,” demiştim.

            O vakte kadar sesini çıkarmayıp, beni sıcak bir tebessümle dinleyen ihtiyar dostum:
            -“Yoo.. Bunlar içinde de insan adamların, kendisini bilir kimselerin bulunabileceğini unutmamalıyız,” demişti. “Bazen öldürmek bir hak, ölmek de bir vazife olur.”
            -“Peki ama,” diye itiraz edecek oldum. Sözümü kesti:
            -“Aması falan yok, bu böyledir işte…”

            Hava güzel, neşem de yerinde idi. İtirazlarına itirazlarımı ekledim. Tartışma uzadı. Nihayet onun, düşüncelerine kati bir delil teşkil edecek hikâyesini dinlemeye hazırlandım. İhtiyar albay, yeni bir sigara yakıp, ağzında toplanan dumanları kuvvetli bir nefesle havaya savurduktan sonra:
            -“İkinci İnönü Muharebelerinden az evveldi,” diye başladı. “Şimdiki halime bakıp gençliğim hakkında bir hüküm vermeye kalkarsan çok aldanırsın. Cıva gibi, ateş gibi bir yüzbaşı idim.

            Kalbimde ne bir kadın hayali, ne de başka bir arzunun oynak titreyişleri vardı. Kendimi diğer arkadaşlarım gibi tam manasıyla bölüğe vermiştim. Zira İkinci İnönü Muharebelerinde, küçük bir kuvvet karşısında yenilen düşmanın, bu yenilgiyi kolay kolay hazmedeceği düşünülemezdi. Bir yay gibi tekrar gerilecek, bir ok gibi ileriye atılacaktı. Maddi silâhlarımız çok azdı. Yeter sayıda ne topumuz, ne tüfeğimiz, ne de süngümüz vardı.

            Birinci İnönü’nü ancak tüfeğe yumrukla mukabele ederek kazanmıştık. Bundan sonraki savaşları da kazanmaya mecburduk.

            Yoksa ölüm ve esaret muhakkaktı. Bunun için her türlü engelleri ortadan kaldırmaya, sıkı bir eğitimle eratı yetiştirmeye çalışıyorduk. Bölük mevcutları zaten noksandı, tek tük gelenler de dolması mümkün değildi. Bununla beraber yeni verilenlerin, sakat veya sağlam oluşlarına pek bakmıyor; bir er, bir tüfek için yanıyorduk. İstiklal Savaşının başı böyle bir yokluğun, böyle bir yanıp kavrulmanın tarihidir.

            Tek bir er, tek bir silah, bunun ne demek olduğunu sen ve senin yaşıtların bilmeyeceksiniz delikanlı. Bir akşamüstü, bölüğün başçavuşu elinde bir tomar kâğıtla yanıma geldi.

            O günkü talimde dehşetli yorulmuştum. Başçavuşa:
            -“Emirler arasında acele bir şey yoksa beni rahatsız etme, derhal geriye dön. Bu akşam hiçbir şey okumak istemiyorum,” dedim. Başçavuş belirsiz bir gülüşle:
            -“Bunlar emir değil, taburdan bölüğe az evvel verilen bir aceminin kâğıtları,” dedi.

            Şimdiye kadar acemi erler, şubelerinden bir veya iki kâğıtla birliklerine gönderilirdi. Bunlardan biri sevk pusulası, diğeri de muhakkak iaşe ilmühaberi olurdu. Hayretle tomara uzandım.

            -“Ver bakalım şunları,”dedim.

            Küçük bir incelemeden sonra anladım ki, bölüğe bir tomar kâğıtla gönderilen er, genel aftan istifade ederek hapishaneden yeni çıkmış, yaman bir katilmiş. Bayağı canım sıkılmıştı.

            Kendi işlerim yetmiyormuş gibi şimdi, bir de onunla uğraşmak, karmakarışık olaylar arasında onunla ilgilenmek lâzımdı.

            Asabiyetle başçavuşa:
            -“Şunu al dayanıma getir,” dedim

            Başçavuş, az sonra arkasına taktığı azılı katili yanıma getirdi. Bön bön yüzüme bakıyordu.
            -“Senin adın ne?”
            Yavaş sesle mırıldandı:
            -“Hasan…”
            -“Nerelisin?”
            -“Bursalı…”

            İlk zamanlarda kendisine bir gözdağı vermek, gözünün kurdunu öldürmek için sert bir gürleyişle:
            -“Kağıtlarını birer birer okudum. İyi bir adama benzemiyorsun, köy basmış, yol kesmiş, adam öldürmüşsün,” dedim. “Senin yaptığını herkes yapabilir, bu bir erkeklik değil, bir kahpeliktir be… Kabadayı, mert bir insansan işte kapılarımıza dayanan düşman, yürü, saldır bakalım…”

            Akşamın hafif, esmer karanlığı içinde büsbütün erimiş, büsbütün ufalmıştı. Hıçkırır gibi:
            -“Beyim, beyim,” diye inledi. “Ben fena bir adam değilim, bir yol cahillik ettim, artık bir şey yapmayacağım.”
            -“Lafla peynir gemisi yürümez. Bunu hareketinle ispat etmelisin.”
            -“Edeceğim beyim…”
            Erkekçe bir söz verişe benzeyen bu cümle karşısında biraz yumuşadım:
            -“Peki o halde,” dedim, “yine görüşürüz.”
            Sonra başçavuşa dönerek ilave ettim:
            -“Bunu derhal hamama gönderin, saçlarını kestirin, kendisine yeni bir elbise verin.”

            Sabahleyin talim meydanında, başçavuşun takdim ettiği bölüğü gözden geçirirken, Hasan’ı acemilerin arasında gördüm. Asker urbalarını vücuduna iyice yakıştırmıştı. Ne ceketinde bir potluk, ne de pantolonunda bir düşüklük vardı. O günden sonra ilgimin çoğunu Hasan’ın üstünde topladım. Talimden yılmıyor, bezginlik göstermiyor, her hareketi çarçabuk kavrıyordu. Onun bu kadar erken yola yatacağını zannetmemiş, ondan zaman zaman disipline aykırı hareketler beklemiştim. Yapmadı, çalıştıkça gelişti, bayağı babayiğit bir asker oldu. Onu, az sonra Birinci İnönü Muharebelerinde fişekleriyle beraber elimize geçirdiğimiz bir otomatiğin nişancısı yapmış:
            -“Bunu yalnız sana emanet ediyorum Hasan,” demiştim. “Çok çalış, muharebelerde iş görecek, arkadaşlarının üzerine yürüyecek taarruz dalgalarını bununla kıracaksın.” Kıymetli bir silâhın kendisine verilmesine sevinmiş, adeta gururlanmıştı.

            -“Peki yüzbaşım.”
            -“Göreyim seni…”

            Hasan’ın, vaat ettikten sonra sözünde duracağına güvenim vardı. Artık onun bütün eğlencesi otomatiği olmuştu. Söküyor, temizliyor, titiz bir ilgi ile kullanmasını öğreniyordu.

            Bu zaman zarfında bölüğe beş on er daha vermişlerdi. Tuhaf bir tesadüf ki çoğunun ismi Hasan’dı. Bizim Bursalıyı diğerlerinden ayırt edebilmek için arkadaşları güzel bir çare buldular. İsminin başına bir otomatik kelimesi ilâve ettiler.

            Bazen talim paydoslarında çadırlara doğru sesleniyordum:
            -“Otomatik Hasan?”
            -“Emret yüzbaşım?”
            -“Nasıl, tüfeğinde memnun musun?”
            -“Memnunum, sağ ol yüzbaşım…”

            Silâhı gibi, ismi de kendisine çok yakışmıştı. Fakat şuna bak ki, İkinci İnönü Muharebelerinin açılış törenini yapmak Otomatik Hasan’a ve onun tüfeğine nasip olmuştu.”

            İhtiyar albay, sönmek üzere bulunan sigarasından birkaç nefes çektikten, batmaya başlayan güneşin pencere camları üstündeki kıpkızıl akislerine bir müddet daldıktan sonra:
            -“İkinci İnönü Muharebeleri… O günler bir cehennem, bir mahşer mi idi pek bilmiyorum, senin anlayacağın bir avuç insan bir dünya düşmanlığına karşı baş kaldırmıştı. Önüne çıkana dipçikle, tüfek uçlarına iplerle, tellerle bağlanmış süngülerle vuruyor, bunların bulunmadığı yerlerde taşlara sarılıyordu. Bu kasırgalı günler içinde Otomatik Hasan, otomatiğiyle tek başına bölüğün tam manasıyla güvendiği yaman bir nişancı olmuştu. Çekinmiyor, tehlikeli anlarda bile bir fanda yanında, bir toprak kabarıntısı arkasında kendisine küçük bir mevzicik buluyordu.  İkinci İnönü Muharebelerinin baş döndüren dalgalanmalarını, gerileyip ilerlememizin safhalarını uzun uzun anlatmayacağım. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki; Otomatik Hasan, köyünde haksız yere döktüğü kanları fazlasıyla ödedi, günahlarını fazlasıyla yıkadı ve nihayet tertemiz ruhu, parçalanmış, didik didik olmuş cesediyle Allahına kavuştu.”

            İhtiyar albayın sesi hafiflemiş, gözlerine koyu gölgecikler çökmüştü. İçin için ağladığını hissediyor, matemine hürmet ederek susuyordum. O, neden sonra yavaş yavaş başını kaldırdı:
            -“Otomatik Hasan’ın şahadeti, bu da ayrı, başlı başına bir mertlik numunesidir,” dedi. “Hasan, tüfeğine âşık bir askerdi.

            Muharebelerin son günü, bir düşman mevziine yandan yanaşmış, siperlerin üstünde seçilen gölgelere ateş etmeye başlamıştı.

            Düşman erleri bu baskın karşısında bir müddet şaşırdıktan sonra teslim olmak için ellerini kaldırdılar. Hasan aman diyene kılıç çekmeyecek kadar mert bir askerdi. Ateşini kesti, düşman erlerinin ayağa kalkmasını bekledi, fakat bu bekleyiş Hasan için bir felâket oldu. Çünkü düşman erlerinden biri bunu fırsat bilmiş, elinde kalan son bombasını kendilerine yaklaşan avcılarımızın üstüne fırlatmıştı. Avcılar, mihaniki bir hareketle derhal yere yattılar.

            Lâkin fırlatılan bomba bir taşa çarparak yol değiştirmiş, Hasan’la otomatiğin arasına düşmüştü. Patlama müddetini serseri dolanışlarla havada geçiren bomba ise neredeyse patlayacak, Hasanla tüfeğini parçalayacaktı. Ama bundan sonraki muharebelerde bölüğü kim koruyacak, hangi silâh destekleyecekti?

            Hasan’sız bölük olabilirdi, fakat tüfeksiz bölük olamazdı. Eminim ki Hasan, şahadetinden bir saniye evvel bunu böyle düşündü, tüfeğini kurtarmak için çevik bir hareketle bombanın üstüne atıldı.”

            İhtiyar albay, gamlı bir tavırla iskemlesinden doğrulurken:
            -“Otomatik Hasan o günlerin unutulmuş bir şehidi olsa bile, benim yaralı gönlümün çok sıcak, çok temiz bir hatırasıdır,” dedi.

            Güneş batmış, ortalığa hazin bir akşam karanlığı çökmüştü. Sessiz bir hareketle eğildim, ihtiyar albayın elini öperek yanından uzaklaştım.

Hiç yorum yok: