22 Ekim 2010 Cuma

ÇARPIK



Yazan: Hamdi Rıza ÇAYDAM

Teğmen, göğsüne yaslanan köpeğin uzun kulaklarını yavaş yavaş okşarken, başını emir eri Çarpık Ömer’e çevirdi:
-“Yarın sabah erkenden keşfe gidiyorum, Çomara iyi bak, geçen sefer gibi kaçırtayım, kaybedeyim deme, sonra karışmam.”

Ilık bir rüzgâr tatlı tatlı esiyor, ekin tarlaları engin bir deniz gibi nazlı nazlı dalgalanıyordu. Çarpık Ömer susuyor, şaşı bakışlarına dümdüz bir istikamet vermeye çalışıyordu.

Ancak söylemek lazım gelirse Çomarın kaybolmasında Çarpık Ömer’in suçu yoktu. Arkadaşları, Çomarı bir çadıra kapamışları, Çarpık Ömer’in kendilerine yaptığı oyunları bu suretle ödetmek istemişlerdi. Çarpık Ömer, bütün kurnazlığına, açıkgözlülüğüne rağmen bunu kolay kolay anlayamamıştı. Subayının bağırıp çağıracağından korkarak sabahtan akşama kadar yakın köyleri dolaşmış, burunun sokmadığı delik bırakmamıştı. Geç vakit, yorgun argın ordugâha dönerken arkadaşları, Çomarı yolu üstüne atıvermişler, sonra arkasından bol bol gülmüşler:
-“Geçmiş olsun Çarpık,” diye alay etmişlerdi.

Allahtan o gün subayı ordugâhta yoktu. Olayı sonradan haber almış, herkes gibi kıs kıs gülmüş, Çarpık Ömer’e acı bir söz söylememişti. Çarpık Ömer’i, tabanı yanmış bir it gibi sağda solda dolaştıranların yerden göğe kadar hakları vardı.

Çünkü Çarpık Ömer, hemen her gün bunlardan birine veya birkaçına şeytanlıklar yapar, bazılarına barutlu sigaralar, antika şekerler ikram eder, bıyıkları, kirpikleri yanan, elleri uçkurlarında helâlara koşanlarla eğlenir, bölük eratın rahat bir nefes aldırmazdı. Kocaman, bir gagaya benzeyen eğri burnuna, paytak bacaklarına, çıkık omuzlarına rağmen Çarpık Ömer’de işlek, kurnaz bir kafa vardı. Onu herkes hatta:
-“Başımın püsküllü belası,” dediği Çomar bile severdi.

Menfaat kollamaz, eline ne geçerse dağıtır, karşılık beklemezdi.

Emir eri olmadan evvel işe yaramaz, tüfek kullanamaz diye yüzbaşısı, onu tavlaya vermiş, eline bir de katır tutturmuştu. İlk zamanlarda askerliği yadırgamış, korkak, çekingen bir tavır takınmıştı. Onun asıl değeri görevle gönderildiği bir şehirde, kumanyaları bitip üç katır, dört arkadaşı ile aç kaldıkları zaman meydana çıkmıştı. Hesapça iki günde gidecekler iki günde dönecekler, bir gün de orada kalacaklardı. Savsaklama değil, muamelenin uzamasından dolayı işler kolay kolay bitmemiş; taburun koca kafilesi beş gün sonra koca şehirde yemsiz, ekmeksiz kalmıştı. Ne Çarpık Ömer’de, ne de diğer erlerde beş para yoktu. Yiyecek bulmak için sağa sola yapılan koşuşmalar da bir sonuç vermeyince Çarpık Ömer, gülerken ağzına başka tatlılık (!) veren iki altın dişini bir dişçiye söktürmüş, bunların parası ile kafilenin karnını doyurmuştu. Çarpık Ömer’in, teğmene emir erliği işte bu tarihten sonra başlamıştır.

Kendisini hoş tuttuğu için teğmenini seviyor, gözünden düşmemeğe çalışıyordu. Şimdi kıyafeti de değişmişti. Fışkı kokan eski rubalarını başka bir arkadaşına armağan etmiş, yeni asker rubaları içinde bambaşka bir benlik sahibi olmuştu. Teğmeni, yalnız onu muziplik yapmaktan alıkoyamamıştı. Ara sıra ona bile oyun oynuyor, onu bile kızdırıyordu. Çarpık Ömer, böyle zamanlarda hemen sıvışır, akşamlara kadar ortalıkta görünmezdi.

Teğmeni, kızgınlığının geçtiğini belli etmek için mutlaka onu başka bir erle çağırtır:
-“Çarpık şu çizmelerimi çek, yemeği de hazırla,” diye gülümserdi.

Avcılığa bayılır, fakat yüz bulup teğmeninin peşine takılamazdı. Teğmeni bir sabah şaka olsun diye:
-“Çarpık avcılıktan anlar mısın?” demişti.

Çarpık Ömer, ciddiyeti yalancı olmayan bir bakışla:
-“Ben hem uçara, hem de kaçara atarım teğmenim,” dedi.

Teğmen:
-“Yok canım,” diye çıngıraklı bir kahkaha fırlattı, sonra: -“Haydi, öyle ise hazırlan,” dedi.

Ne teğmenin, ne de diğerlerinin çifteleri vardı. Bir evvelki muharebede düşmandan ellerine çok güzel filintalar geçmişti. Yola çıkmadan evvel Çarpık Ömer’e de bunlardan bir tane verdiler. O gün sabahtan akşama kadar Çarpık Ömer, uçarla kaçarı vurmak şöyle dursun, en yakından, taşlar üstünde pis pis düşünen koskoca keklikleri bile vuramamış:

-“ Ha Çarpık şuna at!” diyen çığlıklar arkasından bol bol terlemiş, ava çıktığına bin kere pişman olmuştu. Bir defa eline verilen tüfek, tüfek değildi. Çifteye benzemiyor, kurşunu av üstünde toplanmıyordu. Halbuki onun memleketinde bıraktığı çiftesinde bambaşka bir keramet vardı. Attığını mutlaka vuruyor, küçük bir serçeyi bile sektirmiyordu.

Unutulmaz bir hatıra olan o günden sonra Çarpık Ömer’de, atıcılığa karşı bir heves uyandı. Boş saatlerinde deneme masalarının yanlarına koşuyor, bol bol nişan alma, kabza kavrama, tetik düşürme talimleri yapıyordu. İlkin arkadaşları yanına sıkılarak, büzülerek sokulan Ömer, çok geçmeden bir atış yarışmasında, alayın ortaya koyduğu saati cebe indirince başkalaştı, başına topladığı genç erlere atışa, nişancılığa dair konferanslar vermeye başladı.

Teğmeni ava çıkmadığı veya çıkamadığı günlerde Çarpık Ömer’e beş fişek verir, buna karşılık kendisinden on keklik isterdi. Çarpık Ömer bu pazarlığa itiraz etmez:

-“Peki teğmenim,” dedikten sonra filintasını kapar, Çomar’la beraber dağlara düşerdi. Ömer, tek ava kurşun atmazdı. İki keklik veya iki bıldırcının yan yana gelmesini bekler, ondan sonra tetiğe asılırdı. Bazen av sayısının pazarlık üstü kabarık bir yekûna yükseldiği de olur; fakat bir santim aşağı düştüğü görülmezdi.

Teğmeni ara sıra Çarpık Ömer’e takılırdı:
-“Onbeş keklik beş kurşunla vurulmaz, yoksa yarısından fazlasını satın mı aldın?”

Çarpık Ömer, birden bire duraklar, cevap vermez:
-“Lahavle,” der gibi kafasını sallardı.

Bu akşamüstü tuhaf bir hali vardı. Teğmenine sanki bir şey söylemek, bir ricada bulunmak istiyordu. Fakat teğmeni oralı olmuyor.
-“Bak bir daha söylüyorum Çarpık,” diyordu. Çomar’ı kaybedeyim, çaldırtayım deme, sonra karışmam.”

Akşam oluyor, gölgeler gittikçe koyulaşıyordu. Teğmen, Çomarın göğsüne dayadığı ayaklarını tutup yere bırakırken:
-“Çarpık sözlerime kulak asmıyorsun,” dedi.
-“Asıyorum komutanım, velâkin?”
-“Evet, velâkin?”
-“Yarın ben de zatınızla birlikte keşfe gitmek istiyorum.”
-“ Yaa? Peki, velâkin keşif, ava benzemez Çarpık. Bu işte postu deldirmek de vardır.”
-“Olsun.”

Direnerek Çarpık’ın hevesini, erkeklik gururunu kırmak istemeyen teğmen:
-“Peki, o halde,” dedi. “Yarın için hazırlan, Çomarı da yazıcı İsmail’e teslim et.”

Ağzı kulaklarına varan Çarpık Ömer, heyecandan titreyen bir sesle:
-“Sağ ol komutanım,” dedi.

***

Daha o akşam Çarpık Ömer’in, keşfe gideceği haberi bir yıldırım hızıyla etrafa yayıldı. Bunun bir şaka olduğunu ileri sürenler, ertesi sabah Çarpık Ömer’i tığ gibi hazır bir halde görünce şaşırmaktan kendilerini alamadılar. Hani ilkin bu işin bir şaka olması ihtimali teğmeni de düşündürmemiş değildi. Görevleri düşmanla kendi aralarında kalan ıssız bir köye kadar ilerlemekten, keşif yaptıktan sonra geriye dönmekten ibaretti.

Köyün savunma mevzilerine olan mesafesi, düşmanınkinden daha uzak değildi. Köy bazen onlar, bazen düşman tarafından işgal edilir, çok zaman bomboş bırakılırdı. Fakat bu arada keşif kollarının çatışmaları da eksik olmazdı. Rahatı pek yerinde olan Çarpık’ın tehlikeli bir işe gönüllü olarak gitmesinde anlaşılması güç bir sebep vardı. Emir erliğinden dolayı alaya mı alınmış, bir konuşma arasında gülünç bir duruma mı düşmüş, yoksa avcılıkta olduğu gibi bu işte de kendisini göstermek mi istemişti? Bunu bilen yoktu. Teğmen, toplanma yerinde keşif koluna yapılacak işe, alınacak tertibe dair emrini verdikten sonra yürüyüşe geçtiler.

Hava çok güzeldi. Kırların yemyeşil göğsünde bir yelpaze gibi açılıyor, yine bir yelpaze gibi toplanıyorlardı. Çarpık Ömer’in kalbinde ne bir korku, gözlerinde ne de bir gölgecik vardı. Neşeli görünüyor, bir tosbağa gibi tortop yuvarlanıp gidiyordu. Öğleye doğru köye vardılar. Şüpheli yerleri birer birer aradıktan sonra köy bitimindeki yüksek sırtları tuttular. Elden ele geçen köyde ne bir insan, ne de bir hayvan kalmıştı. Evlerin birçoğu yıkılmış, çit duvarlı bahçeler tamamıyla harabolmuştu. Bu acıklı manzara karşısında keşif kolu erleri, karınlarının acıktığını ikindiye, hatta dönecekleri dakikaya kadar duymadılar, bol bol sigara içtiler, üzüntülerini, ağızlarından çıkan dumanlarla göklere savurmak istediler.

Artık güneş alçalıyor, dereciklere, sırtını güneşe vermiş yamaçlara esmer gölgecikler çöküyordu. Teğmen, geri dönmek için yere yaydığı haritasını toplarken:

-“Düşman atlıları!” diyen bir haykırışla irkildi. Kendisini yere atmasıyla dürbününe sarılması bir oldu. Beş altı yüz metrelik mesafeden elli kadar düşman atlısı, önlerine çıkardıkları gözcüler ardından hızla köye doğru yaklaşıyorlardı. Saklanamaz çekilemezlerdi. Aradaki kuvvet nispetsizliğine bakmadan vuruşmak lazımdı.

Teğmen, düşman zayiatını artırmak için yakınında mevzilenmiş sekiz erine:
-“Ateş, emrimle açılacak,” diye kısa bir emir verdi.

Çarpık Ömer, işin ciddiyetini kavrar kavramaz, hedef göstermeyen bir emekleyişle sürünmüş, teğmenin solunda yuvarlanmış, filintasının emniyet kanadını açmış. Düşman atlıları ateş menziline girince top gibi bir ses:
-“Ateş!” diye gürledi.

Sağır edici bir patlayış arkasından dokuz, on düşman atlısının birdenbire yere yuvarlandığı görüldü. Düşmanı gafil avlamışlardı. Şimdi keşif kolu durmadan ateş ediyor, can korkusu ile kendisini hendeklere atanları birer birer zımbalıyordu. Pek uzun süren bir kargaşalıktan sonra düşman atlıları toplanmaya, yarıdan aşağıya inen mevcudu ile ilerlemeye, ateş etmeye başladı. Keşif kolu, çırpınmasına rağmen sayı beraberliğini sağlayamamış, yarım saat içinde beş erini kaybetmişti.

Az sonra teğmenle iki er de göğüslerinden vurulunca sabahtan beri tutulan sırtların savunması yalnız bir kişiye, Çarpık Ömer’in hedef şaşmayan filintasına kalmıştı. Fakat bu da uzun müddet devam edemezdi. Nitekim çok geçmeden Çarpık Ömer, arkasındaki dereciğe kaymış, düşman gözünden sıyrılarak köy sokaklarına dalmıştı. Yaralı teğmen, bu sessiz ayrılışa bir mana verememiş, izahsız çekilmeyi, Çarpık Ömer’in iki saat evvel tanıdığı erkek cesaretine bir türlü yakıştıramamıştı.

Düşman erleri, sinsi, korkak sıçramalarla sesi kesilen sırtlara yaklaşınca ayağa kalktılar, yaralı subayın etrafına toplandılar. İşte bu anda köy damları üstünden arka arkaya bir filinta patladı ve dört düşman eri cansız bir halde yere yuvarlandı. Çarpık Ömer, keklik, bıldırcın avlar gibi iki kurşunla yine dört başı yere sermişti.

Yaralı teğmen, az evvelki düşüncelerinden utanırken başucundaki gölgeler yere yattılar.

Akşam olmaya, karanlık koyulaşmaya başlamıştı.

Çarpık Ömer, hiçbir şeye aldırmıyor, yeni bir boğuşmaya hazırlanıyordu.

Fakat karanlık büsbütün artınca birkaç düşman eri yıkık duvarları siper yapa yapa ilerlemiş, Çarpık Ömer’in, damında ölüm saçtığı evi birkaç yerinden tutuşturmuştu. Yaralı teğmen yattığı yerden yaşlı gözlerle dama, Çarpık Ömer’in ara sıra alevlerle çiçeklenen gölgesine bakıyor:
-“Az sonra her şey bitecek,” diye inliyordu.

Bunu Çarpık Ömer de biliyor, fakat ölüme meydan okuyan bir cesaretle hep bir kurşunla iki düşman eri avlamaya çalışıyordu.

Genç teğmen, daldığı baygınlıktan müthiş bir çatırtı, kulaklarına kadar uzanıp:
-“Komutanım Allaha ısmarladık,” diyen bir sesle uyanır gibi oldu, sonra sıcaklığı yavaş yavaş çekilen başını, uyuşuk kollarının üstüne koydu.

Yer yanıyor, gök tutuşuyor, yıldızlar birer ikişer parlamaya başlıyordu.

Hiç yorum yok: