30 Haziran 2010 Çarşamba

TAVASLI MEHMET


 Yazan: Hamdi Rıza ÇAYDAM


Tabur komutanı tarafından ayrılarak, bölüğe verildiği zaman tavrına, biçimine baktım da gözüm tutmadı. Uzun boylu, iri yapılı arkadaşları arasında küçük, adeta çocuk görünüyordu.

Üstünde eski, yamalı bir elbise vardı. Ceketiyle, pantolonumsu şalvarından sarkan parçalar iğreti, siyah, beyaz ipliklerle tutturulmuştu. Çorapsız, çamurlu ayaklarına, ökçeleri aşınmış, tabanı delinmiş bir çift çarık geçirmiş; başına yazmamsı, kırmızı benekli bir mendil sarmıştı. Düşünüyor, bu çocuğun nasıl olup da askerlik şubesi tarafından gönderildiğini bir türlü anlayamıyordum. Bunda herhalde bir yanlışlık olacaktı. Yavaş yavaş yanına yaklaştım:
- “Senin adın ne küçük?” Dedim.

Yorgun, bitkin görünüyordu. Neden sonra kendisine seslendiğimi anlayabildi.
-“ Benim mi?”
- “Evet senin?”
-“Mehmet.”
- “Nerelisin?”
-“Tavaslı.”
-“Baban, anan var mı senin?”

Gamlı bir gülüş kirli, tüysüz yüzünde açılır, yayılır gibi oldu.
-“Anam var.”
-“Ya baban?”
-“Balkanda şehit düşmüş.”
-“Demek sen, askerliğe onun intikamını almak için geldin?”

Sustu, cevap vermedi. Galiba ne demek istediğimi anlayamamıştı. Üstelemedim. Nasıl olsa bunu az sonra kavrayacaktı.

-“Kaç yaşındasın?”
-“Kafa kağıdımda yirmi diyor ama, ben daha küçüğüm.”
-“Bu nasıl olur?”
-“Benim, benden iki yaş büyük bir kardeşim varmış, ben doğmadan ölmüş. Ben doğunca babam da onun kafa kağıdını benim üstüme yapıvermiş.”
-“Tevekkeli büyük görünmüyorsun sen?”

Asker ocağında buna benzer bir çok olaylarla karşı karşıya geldiğim için Tavaslı Mehmet’in küçük yaşı önünde pek fazla şaşırmadım.

Türk köylüsünün yaşa ehemmiyet vermediğini, masrafa girmemek, hükümet kapılarında sürünmemek için iki sene, hatta daha evvel ölen çocuğunun nüfus kağıdını yeni doğan yavrusuna mal etmekten çekinmediğini biliyordum.

-“Yaşının küçüklüğünden dolayı memleketine dönmek ister misin Mehmet?”

Biraz düşündü, sonra gözlerimin içine bakarak güldü:
-“Hayır.”
-“Neden?”
-“İki sene sonra tekrar gelecek değil miyim?”
-“Ama daha büyümüş olarak, bak sen henüz çocuksun. Küçük eller, incecik bilekler tüfek taşınmaz. Sonra çok zahmet çekersin. Ben yukarıya yazayım, seni muayeneye göndereyim. Çok geçmez, on gün sonra memleketine dönersin.”

Ağlar gibi titrek bir sesle yalvardı:
-“Ben buradan ayrılmak, askerliğimi bitirmeden köyüme dönmek istemiyorum.”
-“Peki… Sen bilirsin Mehmet.”

Diğer acemi erler gibi Mehmet’in de temizlenmesi, giyinmesi, hatta talime başlaması gecikmedi. Çünkü İkinci İnönü muharebesi yeni bitmişti. Düşmanın muhtemel bir üçüncü saldırmasını durdurmak, zayiatı gidermek, yeni gelen acemileri yetiştirerek boşlukları doldurmak lazımdı.

Talime başladığımızın üçüncü veya dördüncü günü bölüğün başçavuşu sinsi, fakat çok belirsiz bir gülüşle yanıma sokuldu. Az gerisinde Tavaslı Mehmet’in de gölgesini görünce:
-“Hayrola?” dedim.

Başçavuş karşımda durup, selam verdikten sonra:
-“Tavaslı Mehmet’in zatınıza bir diyeceği varmış yüzbaşım,” dedi.

Mehmet’e dönerek sordum:
-“Söyle bakalım?”

Mehmet, saf insanların o çok utangaç tavrıyla karşımda ezilip büzülüyor, ağzını açamıyordu. Yanına yaklaşarak elimi omzuna koydum:
-“Söylesene oğlum, neden çekiniyorsun?”

Mehmet, küçük bir duraklamadan sonra:
-“Bana verilen tüfek çok büyük, hem de çok ağır,” dedi. “Taşıyamıyorum, yüzbaşım.”
-“Ee?”
-“Başka bir küçüğü varsa diyecektim.”

Piyade tüfeklerinin bir boyda, bir ağırlıkta olduğunu bilemeyen, ihtimal arkadaşlarının muzipliğine uğrayan Mehmet’e gülemedim. Onun biraz da hakkı vardı. Çelimsizdi, koskocaman bir çanta ile boyuna yaklaşan bir tüfeği kolay kolay taşıyamazdı. Onu bir müddet talimlere silahsız çıkarmalı, canlanmasını beklemeliydim. Gün görmüş, tecrübeli bir yüzbaşıdan ancak böyle bir tedbir beklenirdi?..

Doğrudan doğruya başçavuşa dönerek şaka yollu:
-“İlerideki muharebelerde düşmandan kendisine yakışacak küçük bir tüfek alıncaya kadar Mehmet’e silah verilmeyecek. Bundan sonra talimlere hep tüfeksiz çıkacak,” dedim.

Geriye dönen başçavuşunun arkasından Mehmet’in biraz durakladığını, bulutlu gözlerle gözlerime baktığını sezer gibi oldum. Herhalde bir şeyler söylemek istiyordu, aldırmadım.

***

Artık zaman zaman, bilhassa talimlerde verdiğim istirahatlarda onunla yakından ilgilenmeye başlamıştım. Yüzünü, elinden oyuncakları alınmış bir çocuğun kederi kaplamıştı. Arkadaşlarının arasına sokulmuyor; onlardan uzak, bazen bir toprak yığını üzerine oturarak tüfek çatılarına hasretle bakıyordu. Kendisine bir çocuk muamelesi yapıldığının farkına varmıştı. Bunu istemiyor, bundan utanıyordu. Bununla beraber talimlerden yılmıyor; bezginlik göstermiyordu. Ben her şeyi bildiğim halde aldırmıyor, onun biraz daha tavlanmasını bekliyordum. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Mehmet bu günler içinde her fırsat buldukça başçavuş vasıtasıyla müracaat etmiş, benden bir tüfek istemişti. Lakin her şeye rağmen inat etmiş;
-“Olmaz,” demiştim.

Kışla havası, asker karavansı Mehmet’i gün geçtikçe değiştirmeye başlamıştı. Yanakları dolmuş, adaleleri çelikleşmiş, boyu biraz daha uzamıştı. Onun şimdi de sık sık berbere gittiğini, yine sık sık tüysüz yüzünü kazıtmak için berberle çekiştiklerini duyuyordum. Sebebini başçavuştan sordum. Şöyle anlattı:

-“Tüfek vermeyerek kedisini çocuk yerine koymanız, Mehmet’i fena halde kederlendiriyor yüzbaşım. Onun bu halini bilen Konyalı Hasan, geçen hafta:

-Sakal, bıyıkların çıkmadıkça çocukluktan kurtulamayacak, mavzere de kavuşamayacaksın, demiş.

Mehmet kızarak, biraz da kızararak sormuş:
-Bunun için ne yapalım Konyalı?

Konyalı Hasan da:
-Bölük berberine git, hergün tıraş ol demiş. Çok geçmez sakal ve bıyıkların çıkar, yüzbaşı da senin bıyıklanıp sakallandığını görünce:
-E bizim Mehmet gayri er olmuş der, sana bir tüfek verir.

İşte o günden sonra Mehmet, berbere musallat olmuş, berber de bunun farkına varmış:
-Ben seni her gün tıraş edemem, diye tutturmuş, hatta bu sabah:
-Bıyıkla, sakal erliğe ölçü olsaydı bizim evdeki tekirle, kör keçiyi asker ederler, onlara da tüfek verirlerdi, demiş.


Bunun üzerine Mehmet kızmış, berberin üstüne atılmış, adamakıllı dövüşmüşler. Bölüğün bir su şırıltısı ahengiyle akıp giden neşesini bozduklarından dolayı, berberle, küçük Mehmet’i ikişer gün hapsetmekten kendimi alamadım.”

***

Sakarya Muharebelerinin başladığı ilk günlerde, hiç olmazsa Mehmet’e bir tabanca verebilmek imkanlarını araştırdım, fakat bulamadım. Zira bölük mevcudu biraz daha kabartılmıştı.

Depodaki tüfekleri yeni gelen usta erlere dağıtınca Mehmet yine tüfeksiz kaldı. Nihayet onu bölük ağırlığına vermeye mecbur oldum. Vazifesi kolaydı. Muharebe zamanlarında geride, ağırlıklar yanında kalıyor, ara sıra küçük bir sefer tasıyla bana yemek getiriyordu. Cesurdu, top, tüfek seslerinden korkmuyordu.

Evvelce onun bu kadar atak olabileceğini hiç düşünmemiştim. Gün geçtikçe gözüme giriyordu. Bununla beraber, yaralanan, şehit düşen erlerin toplatılan, düşmana bırakılmayan tüfeklerinden birini olsun istemiyordu. Ben de aldırmıyordum.

***
Düşman göğüslemelerini kırabilmek için o gün yine birkaç yüz metre geriye çekilmiştik. Karşımızdaki düşman bölüğü inat ediyor; tutunabildiğimiz her yeri bizden almak istiyordu.

Çok zaman süngüye süngü ile, ateşe ateşle cevap veriyor, bilhassa düşman hafif makineli tüfeklerini birer birer yakalayarak susturuyorduk. Fakat bu hafif makineli tüfeklerden birisi çok kurnaz davranıyordu. Hiç ümit edilmedik yerlerden karşımıza çıkıyor, bölüğe ecel terleri döktürüyordu. Ateşinden korunabilmek için bu düşman hafif makinelisini gözden kaçırmamaya, en küçük fırsatlardan istifade ederek bir iki manganın ateşini üstünde toplamaya çalışıyorduk. Düşman nişancısı hiçbir şeye aldırmıyor, toprak kesintilerinden ustalıkla faydalanarak çok kere burnumuzun dibine sokuluyordu.

O gün öğle üzeri, geriden aldığı birkaç dilim kuru ekmekle yanıma gelen Mehmet, şiddetli ateş karşısında ağırlığa dönememiş, üç dört adım solumda yere yatmıştı. Eline geçirdiği portatif bir kürekle mütemadiyen uğraşıyor, arkasına yattığı toprak kabartısını yükseltmeye çalışıyordu. Fakat bütün gayretlerine rağmen saklanamamış, sırtındaki çanta açıkta kalmıştı.

Bir şeytan kurnazlığıyla çok yakınımıza sokulan düşman hafif makineli tüfeği avını seçmekte gecikmedi. Şimdi Mehmet’i arka çantası, üst kenarına isabet eden mermilerle delik deşik oluyor, içindeki çamaşırlar didik didik, hava boşluğu içinde uçuşuyordu. Mehmet küreği yanına bırakmış, adamakıllı toprağa yamanmıştı. Yaralanıp yaralanmadığı hakkında açık bir fikrim yoktu.

Sormak, anlamak için ateşin kesilmesini beklemek lazımdı. Tam bu sırada düşman makinelisinin ateşi birdenbire susar gibi oldu. Herhalde bir tutukluk olmuş veya şarjör değiştirmek için azıcık geriye çekilmişti. Biraz başımı kaldırayım, ileriye bakayım derken, az solumda yere yatan Mehmet’in, tek bir kürekle düşman makinelisine doğru fırladığını gördüm.

Kendimi, ateşi unutmuş, gizlendiğim yerden bayağı doğrulmuştum.

Mehmet, avının üstüne bir kartal, bir atmaca gibi yüklenince, sağ elinde tuttuğu küreği birkaç defa yukarıya kaldırdı, ayakları dibinde uzanan gölgelere indirdi. Sonra sakin, hatta telaşsız diyebileceğim bir hareketle eğildi, makineli tüfeği koltukladı. Düşman, ateşini, bu benim çocuk dediğim genç erin üstüne çevirmeye vakit bulamadı.

Mehmet, derhal geriye dönmüş, düşman hafif makineli tüfeği ile yanıbaşıma uzanmıştı. Derin derin nefes alıyor, dinlenmeye çalışıyordu.


Az sonra gözleriyle gözlerimi aradı. Soluyan bir ses, okşayan, ısıtan bir bakışla:
-“Yüzbaşım bu tüfeği bende bırak, bu bana yakışır,” dedi.
-“Yalnız o mu?” diye güldüm.

Anlamamış gibi bir daha gözlerime baktı. İlave ettim:
-“Sana askerlik, erkeklik de bu tüfek gibi yakışır Mehmet,” dedim. “Artık tasalanma.”

Hiç yorum yok: