1 Haziran 2010 Salı

DELİBAŞ



Yazan: Hamdi Rıza ÇAYDAM


Mutfağa giden daracık, çakıllı yol üstünde takım sakası Mıstık, saka katırı Delibaş’la çekişiyor, su fıçılarının devrilmemesine çalışıyordu.

Takımımla bir hafta evvel teslim aldığım muharebe ileri karakol bölgesinde su yoktu. İhtiyacımızı, iki saat uzaktan, küçük bir pınardan temin ediyorduk.

Mıstık, sabahleyin erkenden yola düşüyor, günde ancak iki sefer yapabiliyordu. Bu seferlerden birisini mutfağa, diğerini de erlere ayırmıştım. Fıçılar devrilip kırıldığı takdirde hem yemek pişmeyecek, hem de Allahın cayır cayır yakan güneşi altında damağımız kuruyacaktı. Bunun ne demek olduğunu Mıstık, herkesten iyi bilirdi. Çünkü bir hafta evvel, yine böyle bir su dönüşünde, Delibaş mutfak yanında bir odun parçasından ürkmüş, sırtındaki su fıçılarını yere atmıştı. Fıçılar onarılıncaya kadar susuz kalan takım eratı suçu Mıstık’ta bulmuşlardı.

Halbuki Mıstık suçlu değildi. Delibaş muharebe ileri karakol bölgesine gelmeden evvel de bu işleri yapıyordu.

Yüzbaşım bu deli katırı bölükten uzaklaştırmak, başka bir birliğe kaydırmak için uğraştığı halde aldıran olmamıştı. Hatta bir gün bacan tabur komutanımız, çadırımıza kadar gelmiş:
-“Canım koca bir bölük, nasıl oluyor da bir katırla başa çıkamıyor,” diye latife etmişti.

Suç biraz da bizde olmuştu. Huysuzluğuna bakarak Delibaşı vazifeden uzaklaştırmış, kuvvetlenip semirmesine, birçok da delirmesine meydan vermiştik. Bölük işlerinin hafif olduğu o günlerde Delibaş’ın hizmetine zaten ihtiyacımız yoktu. Fakat Sakarya Muharebelerinden sonra bölük mevcudu kabarınca, işler de artmış, yavaş yavaş yanına sokulmaya başlamıştık. Lakin her türlü rahatın delişmenlikle kazanılacağını insiyakiyle hisseden Delibaş, bir gün sırtına yüklenen arpa çuvallarını, diğer bir gün su fıçılarını hendeklere atıyor, ön ayaklarını bir mahmuz gibi yere çakarak, art ayakları üzerine çöküyordu. Sırtından yükleri alındığı zaman sakinleşen, biraz da sevimlileşen Delibaş, bölük için bir üzüntü, bir bela olmaya başlamıştı.

Çaresiz kaldığımız bir gün yüzbaşım, başçavuşu yanına çağırttı, hangi mangadan olursa olsun katırcılıktan anlar, güçlü kuvvetli bir erin seçilmesini, yedekçi olarak Delibaş’a verilmesini emretti. İşte Mıstık’ın Delibaş’la sıkı fıkı arkadaşlığı o dakikadan sonra başladı. Mıstık’ın, iri sağlam bir yapısı, kuvvetli kolları vardı. Kızdığı, içerlediği zamanlar Delibaş’ın kulaklarına kıskaç gibi yapışıyor, koca katırı olduğu yerde kıvrım kıvrım kıvrandırıyordu. Şimdiye kadar ne Mıstık böyle bir belaya, ne de Delibaş böyle bir heyulaya rast gelmişlerdi.

Yüzbaşım, Delibaş’ın terbiyesini, doğrudan doğruya Mıstık’a bırakmıştı.

Mıstık daha o gün Delibaş’ın arpa istihkakını yarıya indirmek, sırtına dopdolu iki kum çuvalı yükleyerek nadaslanmış tarlalara sürmekle işe başladı. Bu müthiş ağırlığa, sağrılarına inen kalın sopalara ilkin umursamayarak bildiğinden şaşmak istemeyen Delibaş, çok geçmeden işin şakaya gelmeyeceğini anladı, biraz uslanır gibi oldu.

Her türlü ihtimali göz önünde tutarak, muharebe ileri karakol bölgesine harekete etmeden evvel takıma, başka bir saka katırı verilmesini yüzbaşımdan istirham ettim. Yüzbaşım arkamı okşayarak:
-“Takıma bir su, ara sıra yiyecek getirmek için başka bir hayvan… Yoo.. Bu Delibaş’ı başıma musallat gibi fazla bir azizlik olur,” dedi.

Yüzbaşım haklıydı. Zira bölükte daha iki hayvan vardı. İşe yararlardan birisini almak, bölük taşıt vasıtasını yarıya indirmek gibi bir şey olurdu. Çünkü bütün çalışmalara rağmen Delibaş adamakıllı uslanmamıştı. Arasıra zırzop itiyatlarına dönüyor, yapmadığını bırakmıyordu. Muharebe ileri karakol bölgesine yerleştikten sonra olanca dikkatimi üstünde toplamıştım.

En küçük bir hareketini gözden kaçırmıyor, yolunu saptığını görünce kum çuvallarını sırtına yüklettiriyordum. Bu günkü huysuzluğunun da yanına kar kalacağını zannetmiyordum. Zaten Mıstık’ın kalın sopası şimdiden etli sağralarında şaklamaya başlamıştı.

Delibaş’ın kulakları dikilmiş, burun delikleri açılmıştı.

Bir türlü yolun ortasından gitmiyor, gözlerini hafif hafif sallanan fundalara dikiyor, kendisini yol kenarındaki çakıl taşları üstüne atıyordu. Mıstık’ın da inadı tutmuştu. Kantarmalara asılıyor, Delibaş’ı yolun ortasından yürütmek istiyordu.

Kendimi göstermeden çekişmeyi zevkle takibediyor, başarının hangi tarafta kalacağını bir türlü kestiremiyordum

Nihayet Mıstık, öne eğik vücudunu yavaş yavaş doğrulttu, sağ elindeki kalın değneği Delibaş’ın kulakları arasına yerleştirdi, sonra hırçın bir sesle:
-“ Ben çekerim toprağa, sen gidersin taşlığa, domuzun eniği, nalbantla ortah mı olduk,” dedi.

Delibaş, kulakları arasına yediği değneğin acısı ile birden bire şahlandı, gövdesini sola atarak kantarmasını tartakladı. Mıstık boş bulunmuş, birdenbire yere yuvarlanmıştı. Başıboş kalan Delibaş, yerde upuzun uzanan Mıstık’ın kaba etlerine, sırtından düşen su fıçılarına birkaç çifte savurduktan sonra kaçmaya başladı, yerimden bir ok gibi fırlayarak Mıstık’ın yanına koştum, koltuklarından tutarak ayağa kaldırdım. Yüzü kanamış, elleri sıyrılmış, burun delikleriyle ağzına topraklar dolmuştu.
-“ Bir yerin acıyor mu Mıstık?”

Mıstık, ağzına burnuna, dolan toprakları sağ eliyle temizlerken:
-“ Hayır,” dedi.
- “O halde geçmiş olsun.”
- “Sağol komutanım.”

Öğle güneşi cayır cayır ortalığı yakıyor, Delibaş arkasına bakmadan düşmana doğru olabildiğince kaçıyordu.

***
Delibaş’ın düşmana kaçışından tam 4,5 ay sonra ikinci defa, takımımla muharebe ileri karakol bölgesini teslim aldım. Bu vazife piyade bölükleri arasında sıra ile devrediyordu.

Düşmanla aramızdaki mesafe çok uzaktı. Günler, olaysız heyecansız geçiyordu. Geçen sefer Delibaş’ın delilikleri, su fıçılarını kırarak mutfağı susuz bırakması yaşayışımıza bir renk katıyor, bizleri bir parça olsun oyalıyordu. Şimdi ondan da mahrumduk.

Ara sıra pınar yoluna, mutfak taraflarına baktıkça sivri kulaklarını göstererek hemen bir yerden çıkıvereceğini zannediyordum. Halbuki Delibaş’ın düşman tarafına geçtiği bilinen bir hakikattı. Çünkü daha o gün düşmanla aramızdaki araziyi karış karış aratmış, en küçük bir izini bile bulduramamıştım.

Buna en ziyade üzülen, Delibaş’ın binbir kahrını çeken benle, Mıstık olmuştuk. Yüzbaşım aldırmamış:
-“ Hele bir muharebe başlasın, düşmandan onun yerine yüzlerce katır alırız,” demiş bir raporla bölükten düşümünü bile yaptırmıştı.

Delibaş’ın yerine verilen katırda hiçbir hususilik yoktu. Mıstık’ı üzmüyor, huysuzluk yapmıyor, bir karınca gibi çalışıyordu. Artık fıçı, çuval tamirinden de kurtulmuştuk. Uğursuzluk, hep onda, Mıstık’ın:
-“Bir elime geçerse, ben ona yapacağımı biliyom” dediği Delibaş’ta idi.

Şu muhakkak ki, bize çok çektirmişti. Ama biz de ondan geri kalmamış, her yaptığını fazlasıyla burnundan getirmiştik.

Muharebenin; durgun, can sıkıcı bir bekleyişle geçen günlerinde ufak tefek, ehemmiyetsiz gibi görünen hatıraların meğer ne büyük kıymeti varmış. Vazifeyi benden sonrası sırası gelen arkadaşa teslim edeceğim dakikaya kadar Delibaş’ın vakaları bir burgu gibi kafamda döndü, durdu. Halbuki ailemden uzaktım, çatışmalarda bir çok arkadaş kaybetmiştim. Bütün bunların üstünde, bir deli katırın hatıraları önünde, durdu. Halbuki ailemden uzaktım, çatışmalarda bir çok arkadaş kaybetmiştim. Bütün bunların üstünde, bir deli katırın hatıraları önünde ısrarla duruşun manasını, ruhi haletini bugün bile anlamış değilim.

Vazifeyi teslim alacak arkadaş, takımı ile muharebe ileri karakol bölgesine akşamleyin gelmişti. Düşman keşif kollarının dikkatini çekmesin diye postaların değiştirilmesini alaca karalıkta yaptık. Güneş doğarken her işimiz bitmiş bulunuyordu. Takımıma:
-“Adi adım marş” komutunu vereceğim sırada Mıstık’ın sesi arkadan top gibi gürledi:
-“Delibaş, Delibaş geliyor…”

Ne sıralarda, ne de mangalarda düzen kalmıştı. Karmakarışık bir halde geriye dönerek Mıstık’ın eliyle işaret ettiği tarafa baktık. Hakikaten dümdüz ovada bir hayvan, üstünde taşıdığı simsiyah bir şeyle bize doğru koşuyordu. Derhal dürbünüme sarıldım Mıstık’ın gözleri aldanmamıştı. Ne garip şey ki, semersiz, hatta çulsuz bizden kaçan Delibaş, beş aylık bir fasıladan sonra takımına koskocaman bir ağır makinalı tüfekle dönüyordu. Mıstık daha fazla sabredemedi, yanımıza büsbütün yaklaşan Delibaş’ın boynuna bir çılgın gibi atıldı, gözlerini, yanaklarını öpmeğe başladı. Delibaş kesik kesik anırıyor, yerinde fıkır fıkır kaynıyor, bütün takımı sanki bir anda kucaklamak istiyordu.

***

Şimdi ne zaman yollarda bir saka eri ile huysuzluk eden bir saka katırı görsem geçmişi, Mıstık’la Delibaş’ı hatırlar, içime tatlı, ılık bir şeyin damla damla aktığını duyarım.

Hiç yorum yok: