19 Nisan 2010 Pazartesi

BURSA'DA ZAMAN

Özlem Pekcan

Bu hafta sonu Bursa'dayız.
Sabah türbeleri gezdik. Osman Gazi, Orhan Gazi ve II. Murat'ın türbelerini.
Karagöz ile Hacivat Anıtının önünden de geçtik.
Ulu Camii, Orhan Gazi Çarşısı, Koza Han. Şimdi, oralardayız.

KOZA HAN
Orhan Gazi Çarşısından, havlu aldım bir sürü. Sonra da, Koza Han'a geçtik. Burası, Ankara'daki Sulu Han'a çok benziyor. İki katlı taş bir yapı, tüm dükkanlar, dörtgen şeklindeki avluya bakıyor. Avluyu çay bahçesi yapmışlar, alışveriş yapıp, dünya para harcayanlar, burada çaylarını yudumlayıp bir veda selamı bırakıyorlar sanki.

İki defa dolaşıyoruz burayı, gördüğüm her şeyi almak  istiyorum doğrusu. İpek şallar, eşarplar, gömlekler, daha bir sürü şey.

Böyle dolaşırken; değerli taşlar, gümüş takılar ve hatıra eşyalar satan bir dükkana düşüyor yolumuz. Dar giriş oldukça geniş bir mekana açılıyor. Küpeler, kolyeler, tesbihler arasında kaybediyorum kendimi. İki tane tesbih seçiyorum, biri açık yeşil, diğeri koyu.

Dükkan sahibi, ufak tefek, güleç yüzlü bir adam: "O aldıklarınız kaplangözü taşından," diyor bana, "bu küpeler de pembe kuartz."

Beğendiğim taşların isimlerini öğrenmek ilgimi çekiyor, sanki kişilik kazanıyor her bir taş. İlgimi farkeden, dükkan sahibi (bundan sonra kendisinden Sahip diye bahsedeceğim) elime bir kitap tutuşturuyor ve:
"Bu kitapta özellikleri yazıyor, bakın isterseniz," diyor.

Ben kitabın sayfalarına dalarken de ekliyor: "Dükkan size emanet, ben gelene kadar satın isterseniz!"

Daha ne olduğunu anlamadan, beni bir başıma bırakıp çıkıp gidiyor. Dışarılarda bir yerde sigarasını tüttürmekte olan arkadaşım bir yüzük beğendi, işte onu parmağına uygun şekilde kestirecek. Oturduğum köşeden kalkmaya çekinerek, etrafı seyre dalıyorum, bir yandan da biri gelse ya da bir terslik olsa diye ödüm patlıyor.

Kitabın sayfalarını yavaş yavaş karıştırıyorum ki, Sahip geri geliyor güleç:
"Tamam verdim, birazdan gönderirler yüzüğü. Ama siz satmamışsınız dükkanı falan?"
Ben de gülüyorum: "Yok yok, sahibi gelsin dedim."

Birkaç kişi geliyor bu sırada, Sahip onlarla ilgilenirken ben de daha önce varolduğunu bile bilmediğim kaplangözünü buluyorum kitaptan.
"Aa, bu taşlar bir süre sonra onları kullanan kişinin ruh haline göre renk değiştiriyorlarmış!"
Sahip, müşterileri uğurlarken sakince gülümseyerek cevaplıyor beni:
"Evet, ama bunlar onlar değil."
"Ama," diye şaşırıyorum, "bunlar da kaplangözü değil mi?"
"Evet. Fakat işlenişi farklı. Sizin aldıklarınız, sıkıştırılmış."
Hiç bir şey anlamıyorum tabii.
"Bu taşlar ufalanıp, sonra sıkıştırılarak tesbih yapılıyor, o yüzden daha ucuz. Bir de her bir taş ayrı ayrı işlenerek tesbih yapılıyor, onlar da biraz daha pahalı oluyor."
"Yani taşları kırıp ufalayarak sıkıştırmak ve bu şekilde tesbih yapmak daha kolay, o yüzden de bunlar daha ucuz oluyor," diye öğrendiklerimi özetliyorum kendime.

Sahip, hafif tebessümle başını sallıyor, sonra tezgahın altından bir tesbih sergisi açıyor önüme. Hematit taşlardan bir tesbih gösteriyor önce, simsiyah pırıl pırıl yanıyor. Sonra yeşil olanı gösteriyor, (bildiniz kaplangözü) hepsi aynı boyda, pürüzsüz ve parlak, doğrusu içim gidiyor, ama fiyatını görünce hiç peşine düşmüyorum içimin, bırakıyorum gitsin!

En sonunda da inci bir tespih alıyor ve üzerini çakıyla kazıyor, bizim "ay, aman!" nidalarımıza aldırmıyor ve diyor ki: "Gerçek inciye hiç bir şey olmaz, bakın." Hakikaten de bir çizik bile yok incilerin üstünde...

Bu arada, istridye içine konulan bir damla sedef ile daha kolay ve hızlı inci üretildiğini de öğreniyorum, sıra sıra ve çeşit çeşit irili ufaklı inci dizilerini incelerken.

Tesbihleri ve küpeleri hediye paketi yaptırırken de değerli taşlarla bezeli gümüş yüzükler dikkatimi çekiyor. Biraz da onlara bakarak oyalanıyorum. Sahip, yine olaya müdahil oluyor:
"Durun, size yeni gelen modelleri göstereyim."

Bu sefer, karton kutular içinde çeşit çeşit yüzükler koyuyor önüme. Bir tanesini seçiyor, aslında bu üçlü bir takım:
"Hürrem Sultan Yüzüğü de deniyor bunlara. O, böyle yüzükler kullanırmış. İster tek tek, ister üçünü birden takabilirsiniz. Yakut, zümrüt ve safir taşları."

Derhal parmağıma geçiriyorum yüzükleri, çok hoş duruyorlar, ben olsam hepsini bir kullanırım diye düşünüyorum.


TAGU GÜMÜŞ
(o taş, bu taş bakınmaktan, resim çekmek aklıma gelmemiş,
bu resmi de Koza Han'ın web sitesinde buldum)

Ayrılırken, Sahip birer taş hediye ediyor bize. İçiçe iki taş aslında, bir tarafı süt beyaz diğer yarısı da sapsarı, ama pürüzsüz ve cilalı gibi.

Adını söylüyor ama hemen zihnimden uçup gidiyor, buna karşılık derhal taşı cüzdanıma koyuyorum, çünkü bereket getirirmiş aynı zamanda!

En nihayet işimiz bitip de dışarı çıktığımızda, neredeyse birbuçuk saattir orada olduğumuzu farkediyoruz.

Koza Handan çıkmamızla, değerli taşlarla geçirdiğimiz büyülü zamanı da geride bırakarak gerçek dünyaya adım atıyoruz. Kaldığımız otel, asker hastanesinin yanında, Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosunun yanındaki sokakta oraya giden dolmuşların durağı olduğunu öğreniyoruz. Bunlar aslında taksi dolmuş ve bindiğimiz arabanın şoföründen, Bursa'nın merkezinde yalnızca bu tip dolmuşların işlediğini öğreniyoruz. Cumhuriyet caddesinden Çekirge'ye doğru hareket ederken, her yerde yeşil-beyaz bayraklar görüyorum.

Tüm çarşılar bu bayraklarla donatılmış boydan boya, şirket binalarında da bu bayraklar sallanıyor baştan aşağı.
"Ne olacak Bursa?" diye soruyorum şoföre.
"Şampiyon olur inşallah," diye cevap veriyor o da samimiyetle, "yarın ki Fener-Beşiktaş maçı önemli."

Yol boyunca, spordan ekonomiye sohbet ediyoruz. Ev kiralarından, kapanan dükkanlardan bahsediyoruz, inşallah Bursa şampiyon olsun, kupa bir de Anadolu'ya gelsin diyoruz ara ara da.

Bursa'da zaman böyle geçiyor.

Sonra ben Ankara'ya geliyorum, bu büyülü zamanı yazmak istiyorum ve tabii ilk önce Ahmet Hamdi'nin şiirini buluyorum: "Bursa'da Zaman"

Her bir dizesi, bana Bursa'da geçirdiğimi hafta sonunu anlatıyor yeniden, ama hissiyatımın en güzel ifadesi aşağıdaki dizelerde gösteriyor kendisini:

"Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billur bir avize Bursa'da zaman."

Hiç yorum yok: