26 Nisan 2010 Pazartesi

ADAŞ

Filistin cephesinde Türk Askeri
daha fazla resim için: http://www.gallipoli-1915.org/

Yazan: Hamdi Rıza Çaydam


Ayağının tozunu silmeye vakit bulamadan ateş hattına gönderilen yüzbaşıma, bir toprak yığını arkasından tuttuğumuz bölgeyi gösteriyorum:
- Boz tümsekle yarıntı arasında birinci takımımız, yarıntı ile solda, alacalı bir renkle yükselen kaya arasında ikinci takımımız var, üçüncü takımımız gerimizde, şu görünen çukurlar içinde ihtiyattadır.

- Fena değil, güzel bir tertip.

Azıcık düşündü, sonra yavaşça fısıldadı:
- Yalnız bölge biraz genişçe gibi geldi bana.

Kurşunlar vızlayarak başımızın üstünden geçiyor, top mermileri, arka arkaya önümüzde, arkamızda patlıyor, küme küme beyaz bulutçuklar nazlı titreyişlerle havaya yükseliyordu.

Herhangi bir tesadüfe baş vermemek için yükselmekten, büyük bir hedef göstermekten çekiniyordum.
- Bana da öyle geliyor yüzbaşım, fakat tabur komutanı emir verdi, bu bölge mutlaka tutulacaktır dedi.

Yeni bölük komutanım, otuzunu aşmamış ufak yapılı bir yüzbaşıdır. Üstünde haki, havları dökülmüş eski bir elbise, boynunda küçük bir dürbün, belinde büyük bir tabanca, elinde güdük bir kırbaç vardır. Yüzbaşımın bütün süsü de bundan ibarettir.

Bölük onbaşılarından birin yardımı ile beni bulduğu, yanıma sokulduğu zaman apoletlerini dolduran yıldızları birden görememiş, onu genç bir teğmen sanmıştım.

Ne istediğini sormaya vakit bulamadım. O, yumuşak, çok tatlı bir sesle:
- Bölüğümüzün yeni komutanı Yüzbaşı Hasan, dedi.

Muharebelerin değişik safhalarında buna benzer olaylarla karşılaştığım için şaşırmamıştım. Zira her ilerleme ve duraklamada yaralanan, şehit düşen subayların yerine arakadan, ele geçtikçe biri veya birkaçı gönderiliyor, takımlar, bölükler, günde bazen birkaç komutan değiştiriyordu.

Ufak tefek boyuna rağmen genç yüzbaşımın kalbe güven veren bir hali vardı. Başımızın üstünden vızlayarak geçen kurşunlara, yanımızda patlayan top mermilerine aldırmıyor, yattığı yerden yükselerek etrafını daha iyi görmeye çalışıyordu.
- Demek bölük cephesi boz tümsekle, alacalı bir renkle yükselen kaya kenarına kadar uzanıyor?
- Evet Yüzbaşım.

Yüzbaşım, şimdi biraz daha ileriye sürünmüş, kırbacını yanı başına bırakarak, dürbününe sarılmıştı. Bir sağa, bir sola bakıyor, dürbün camları daha ziyade önümüzdeki arazi dalgaları üstünde dinleniyordu. Bölük siperleriyle aramızda otuz kırk adımlık bir mesafe vardı. Ateş eden, ilerisini gözleyen erleri adamakıllı görebiliyorduk. Yüzbaşım, neden sonra, gözlerine yapıştırdığı dürbünü çenesi altındaki toprağa bırakırken:
- Bölük mevcudumuz ne kadar? Dedi.
- Çok az, doksan er.
- Bu günkü muharebeler için yabana atılır bir kuvvet değil, bununla beraber biz Çanakkale Muharebelerine ikiyüz elli kişilik bölüklerle girmiştik. Ama burası Filistin. Sonra aradaki zaman farkını, ana vatanla olan uzaklığımızı da unutmamak lazım gelir.

Yüzbaşımın hakkı vardı. Burası Filistin’di. Er, cephane şöyle dursun yiyeceğimizi kolay kolay getirtemiyor, ekmekle mermiyi muharebe günlerine katık etmeye çalışıyorduk.

Yüzbaşım neden sonra:
- Siperlere bir uzansak da eratla bir tanışsak, dedi.


Tatlı bir inişle aşağıya doğru uzanan arazi, ateş üstüne konmuş bir tencere gibi fıkır fıkır kaynıyordu. Susuşumu çekingenliğime veren yüzbaşım, kırmayan, incitmeyen yumuşak bir sesle:
- Eğer yorgunsan burada kal, beni bekle, ben şimdi dönerim, dedi.

Cevap vermeyişim bir çekingenliğin belirtisi olmaktan uzaktı. Yavaşça:
- Saygısızlık olmasın diye susmuş, ilk adımı size bırakmıştım yüzbaşım, dedim.

Yüzbaşımın ışıl ışıl yanan lekesiz mavi gözleri gözlerimi buldu:
- Haydi öyle ise.

Biraz evvel yere bıraktığı kırbacını sol eline aldı, sağ bacağını karnına doğru çekti, sonra bir çekirge çevikliği ile ileriye fırladı. Yer yanıyor, gök ateş püskürüyordu.

Çok geçmeden kendimizi bir çukurda, ileriye ateş eden birkaç erin arkasında bulduk. Pek fazla derinleştirilemeyen siperler, içine sığındığımız hendekten itibaren sağa sola, kesik, zikzak hatlar halinde uzanıyordu.

Yüzbaşım, yorgunluğunu biraz giderdikten sonra sağa doğru sürünmeye başladı. Şimdi karşımıza çıkan her erin yanına sokuluyor, sanki bir talim meydanında talim yaptırıyormuş gibi heyecansız görünüyordu. Dakikalar geçtikçe yüzbaşımın soğukkanlılığına imreniyordum. Artık birinci takım cephesi bitmek üzere idi. Sağımızda küçük bir yarıntı kalmıştı. Siperlerin genişlediği, hatta derinleştiği bir yere gelince yüzbaşım birdenbire durakladı. Bana dönerek:
- Hele şuna bir bak, dedi.

Omzu üstünden yükselerek işaret ettiği yere bakınca şaşırmaktan kendimi alamadım. Bölük erlerinden biri yüzükoyun yere uzanmış, bitiştirdiği elleri üzerine başını koyarak top, tüfek gürültüleri arasında derin bir uykuya dalmıştı. Erin ölüm tehlikesi karşısında gösterdiği kaygısızlığa bir isim bulmaktan çok uzaktım. Yüzbaşımın yandan görünen alnı, içine taş atılan bir su birikintisi gibi karışmış, karmakarışık bir şey olmuştu. Kırbacını uzatarak erin bacağına dokundu:
- Arkadaş?

Er, galiba bir baskına uğradığını zannederek heyecanla, kim bilir kaç dakikadan beri yanı başında kendisi gibi mışıl mışıl uyuyan mavzerine sarılmak, ayağa kalkmak istedi. Yüzbaşım derhal elini uzatarak doğrulmasına mani oldu.
- Niçin ateş etmiyorsun?

Yorgunluktan, uykusuzluktan bitkin bir halde bulunan er, sıkılarak, utanarak kesik kesik kekeledi:
- İçim, içimden geçmiş, bilmeyerek uyuya kalmışım komutanım.
- Senin ismin ne?
- Hasan.
- Hasan mı?

Yüzbaşım, bu sefer daha kalın, daha sert bir sesle adeta gürledi:
- O halde adaş, bir daha senden böyle bir sersemlik, böyle bir korkaklık istemem, çık ileriye.

Yüzbaşım, o gün için haklı veya haksız mıydı? Bunu incelemek istemem. Yalnız şunu söylemek isterim ki, yüzbaşımın:
- Adaş, diye seslendiği Karamanlı Hasan, bölüğün oldukça tanınmış yiğit çocuklarından biri idi. O da diğer arkadaşları gibi yorgundu, üç günden beri uykusuzdu, fakat bunu yüzbaşım bilmiyordu.

Ama ne olursa olsun uyumamalı, dayanmalı, tek tüfeğin bile iş göreceği sıkışık zamanlarda gözlerini açmalı idi.

****
Aradan aylar geçti, nihayet Suriye çözülmesi baş gösterdi.

Artık inatçı direnmelerle adım adım geriye çekiliyorduk.

Fakat ne yazık ki bölük mevcutları her çatışma ve vuruşmada azalıyor, Suriye toprakları koca bir hortlak gibi ağzını açmış Türk ordusunu yutmaya çalışıyordu. Bu acı, iç sızlatıcı olaylar içinde, bölükte neşesini kaybetmeyen, isimleri birbirine benzeyen iki asker vardı. Bunlardan biri yüzbaşım, diğeri de her fırsattan istifade ederek yüzbaşıma, siperde uyuduğunu unutturmak isteyen Adaş Hasan’dı. Halbuki yüzbaşım, o günden sonra o olaya dönmemiş, Adaş Hasan’a en küçük bir imada bulunmamış, dünü unutmuştu. Bence dünü, geçmişi unutmayan yalnız Hasan’dı, galiba bir de bendim. Ölüme bile galebe çalan uykunun kudreti, o hadiseden sonra arkadaşlarımla yaptığım tartışmaların en hararetli bir konusu olmuştu. Dikkat ediyordum, bütün neşesine rağmen Hasan’da gizli bir dert, zaman zaman gözlerini karartan bir acı vardı. Atılıyor, cesaret gösteriyor, yüzbaşımın gözüne girmeye çalışıyordu.

Yüzbaşım:
- Korkak, sersem demekle Adaş Hasan’ın çok ince bir yerine dokunmuştu. Hasan, biraz sıkıştırılsa, siperde, düşman karşısında uyuduğu için belki sersemliği kabul edecek, fakat korkaklığı katiyen üstüne kondurmak istemeyecekti. Nihayet bir gün bölükçe, Şam kuzeyinde kolordu ağırlık grubunun muhafızlığına memur edildik. Vazifemiz oldukça ağırdı.

Konma, yürüyüş zamanlarında ağırlığın, aşiret baskınlarına karşı emniyetini temin ediyor, ara sıra tüfek kullanmak zorunda kalıyorduk. En büyük korkumuz havadandı. Çünkü zaman zaman düşman uçaklarının baskınına uğruyorduk. Emrimizde ne bir batarya, ne de bir ağır makineli tüfek birliği vardı. Elimizdeki mavzerler ancak yakın mesafelerde bir iş görebiliyordu. Bunun için ağırlığı küçük küçük parçalara ayırmıştık. Yürür veya durukne bir hava baskınına uğrasak bile kaybımız çok fazla olmuyordu, çünkü küçük parçalar, birbirinin uzağında, her zaman saklanabilecek bir yer bulabiliyorlardı. Fakat bir akşam üstü, bir yol köprüsünün çökmesiyle bir kısım ağırlıklar birbirine yaklaşmış, küçük bir düzlükte toplanmıştı. Yüzbaşımla birlikte bunlar birbirinden ayırmak, eski şekilleriyle yola vurmak isterken sağımızı duvarlayan tepecikler üstünden bir düşman uçak filosu göründü.

Yüzbaşım, vakit geçirmeden alarm düdüğüne sarıldı. Saklanılmak çabuk olmakla beraber bazı erler arabaları, hayvanları ile birlikte açıkta kalmışlardı. Düşman uçak filosu avını görmekte gecikmedi. Az sonra patlayışlar birbirini kovalamaya, ortalıkta sırıtkan yüzlü bir ölüm dolaşmaya başladı. Ben, kendimi yüzbaşımın sığındığı hendeğe atmıştım. Çok geçmeden yüzbaşımın mert sağ eli omzuma dokundu.

Yere eğik başımı doğrultarak gözlerine baktım:
- Bir emriniz mi var yüzbaşım?
- Yok canım. Azıcık doğrul da şuna, şu nöbetçiye bir bak, dedi. Delirmiş mi acaba?

Yüzbaşımı bu kadar neşeli, bu kadar çocuk görmemiştim. Gülüyor, sakınmadan, çekinmeden ileriye bakıyordu. Solu açığından doğrularak kırbacı ile işaret ettiği noktaya baktım, kırk elli metre ilerimizde, bombaların etrafında kıyametler, çığlıklar kopardığı bir yerde süngülü bir asker, ayakta dimdik nöbet bekliyordu.

- Kim bu?

Dikkatli bakınca, yarım saat evvel, yol üstüne, intizamı sağlasın diye nöbetçi diktiğim Adaş Hasan’ı tanımakta güçlük çekmedim.

O siper hadisesini hatırlatan kısık bir sesle:
- Sizin adaşınız yüzbaşım, dedim,

Yüzbaşım kıs, kıs gülerek:
- İyi ama teğmenim bu adam uçaklara, ölüme değil, yalnız bana meydan okuyor, dedi.

Ve çevik bir hareketle hendekten fırladı. Bombalar patlıyor, toz, duman etrafı sarıyordu. Yüzbaşım, bu yangınlar, kıyametler içinde irkilmeyen adımlarla, kırbacının ucu ile eski çizmelerinin konçlarını döve döve Adaş Hasan’a doğru yürümeye başladı.

***

Yüzbaşı Hasan’la er Hasan sonraki muharebelerde birbirlerini yenmek için çok uğraştılar, yenişemediler. Fakat ölüme de yenilmediler. Ölüm, kancık bir düşman gibi onları İstiklal Savaşında bir obüsle tepeden vurdu, karşılarına çıkmaya cesaret edemedi.

Bu gün her ikisi, Sakarya kıyılarına gölge veren bir söğüdün altında koyun koyuna uyumaktadırlar.

Meraklısına Not: Filistin Cephesinde Türk Askerlerinin resimleri ve daha fazla resim için ziyaret ediniz: gallipoli-1915.org

Hiç yorum yok: