1 Mart 2010 Pazartesi

BİR ÖĞRETMEN ANLATTI

Hamdi Rıza ÇAYDAM

Sakarya Muharebelerinde Yunan ordusu; Eskişehir kapılarına dayanırken daha fazla sabredememiş, üç öğretmen arkadaş güç bela elimize geçirdiğimiz yarı kırık bir arabaya, çoluğu çocuğu atınca yollara düşmüştük.

Verdiğimiz karara göre, mümkün olduğu kadar Eskişehir’den uzaklaşacak, görevlerimize Anadolu’nun daha iç taraflarında devam edecektik.

Yollar mahşer gibi kalabalıktı. Analar, babalar yavrularını omuzlarına almışlar yürüyorlar, esaretin, ölümün yaklaşan tırnaklarından bir an evvel uzaklaşmak istiyorlardı. Bağırışlara, çağırışlara kimsenin aldırdığı yoktu. Yollarda, yorgunluktan, susuzluktan düşüp bayılanlar, hatta ölenler vardı.

Şehirden çıktıktan iki saat sonra evvelce tasarladığımız, tehlikesi az, ıssız, o akşam için varacağımız köye daha kestirme bir yola saptık.

İşte onunla tanışmamız, bu yol üstünde, öğleye doğru mola verdiğimiz bir çeşme başında oldu. Sırtında yamalı, kirli, etekleri fitillenmiş bir asker kaputu, elinde kabukları soyulmuş kalın bir değnek vardı ve bütün eşyası da bundan ibaretti. Günlerden beri ustura görmemiş yağız, kemikli yüzünü kara bir sakal çevrelemiş, onu korkunç bir şekle sokmuştu. Halinden, tavrından bir asker olduğunu anlamış, fakat tek başına bu çeşme başında oturmasına, halkla birlikte şehirden uzaklaşmasına bir mana verememiştim. Bir asker kaçağı olması çok muhtemeldi.

Bu su başında mola verdiğimize bayağı canım sıkılmıştı. Başımıza tebelleş olabilir, zaten pek küçük olan arabamızda kendisine de bir yer isteyebilirdi. Bununla beraber yanında değneğinden başka, silaha benzer bir şey görünmüyordu. Biz, güçlü kuvvetli üç öğretmen ne de olsa hakkından gelebilirdik.

Bu düşüncenin, biraz da cebimde uyuyan tabancanın verdiği cesaretle çeşmeye doğru yürüdüm. O, arkamdan çocuklarla kadınların da geldiğini görünce, kalın değneğine dayanarak güçlükle doğrulabilmiş, saygılı bir tavırla uzaklaşmaya hazırlanmıştı. Bu ince, erkekçe hareketi gözümden kaçmadı. Biraz evvelki düşüncelerimden utanarak:
- Otur, tedirgin olma arkadaş, dedim. Biz su içip hemen ayrılacağız.

Bir asker kaçağına, bir hayduda katiyen benzemiyordu. Teklifimi çok yorgun bir gülüşle karşıladı, eski yerine daha derli toplu bir vaziyetle oturdu. Bitkin, adeta hasta görünüyordu. Su içtikten, ellerimle yüzümü bol bol yıkadıktan, çeşmeyi arkamdan gelenlere bıraktıktan sonra yanına yaklaştım:
- Merhaba arkadaş dedim.
- Merhaba Beyim.

Kalbe akan, ruha gömülen sıcak bir sesi vardı. Karımın daha dün akşam sarıp hazırladığı, tabakama doldurduğu sigaralardan birini uzattım, nazlanmadı:
- Eyvallah Beyim, diyerek aldı.

Günlerden beri tütünsüz kaldığını derin derin çekişinden, dumanı içine sindirmek isteyişinden anladım. Yanına, sararmış otların üstüne gelişi güzel uzanıverdim. Bir müddet önümdeki ovayı, uzaklarda birbirine yaslanmış mor dağları seyrettim. Sonra askere dönerek:
- Böyle nereye, dedim. Ve bir sigara daha uzattım.

Bu sefer nazlanmadı, dudaklarını yakacak kadar küçülen ilk sigaradan, yenisini tazeledi, derin derin ağzından çıkan dumanlara baktı, ağır ağır:
- Nereyi mi? Dedi. Bilmiyorum, herkes gibi ben de bir yol tuttum, gidiyorum işte.
- Sen askere benziyorsun, kıtadan niçin uz kaldın?
- Üç ay hava değişimi ile bir hafta evvel hastaneden taburcu edildim.
- O halde seni ne diye köyüne göndermediler, başıboş bıraktılar?

Pişmanlığa benzer gamlı bir iç çekişle:
- Kabahat bende, biraz da şubeye giderken yolda rastladığım bir köylümde oldu, dedi. Boşu boşuna sağda solda vakit geçirdik. Dün de şubeye başvurunca, anladım ki, her askeri daire gibi o da buradan uzaklaşmış. Yoklaşan düşman korkusundan şehir boşalıyordu. Hanlarda, sokaklarda kalıp esir olmak istemedim. Bu sabah erkenden yola düştüm. Dinlene dinlene buraya kadar sürüklenebildim.

- Ya şimdi ne yapacaksın?

Umursamayan bir tavırla omuzlarını kaldırdı, dudaklarını büzdü:
- Bir köye kadar gider, başımı sokacak bir yer bulabilirsem ne ala, bulamazsam?

Sustu, düşündü, sonra gamlı gamlı gülerek ilave etti:
- Gerisini düşünme gayri. Kısmette ne varsa, kaşıkta o çıkar.

Çile çekmişe, bin bir felaket görmüşe benziyordu.

Sinirli arkadaşlarımdan her ikisi yanımıza uğramamışlar, kadınlarla çocukların bir an evvel su içmelerine yardım etmişlerdi. Arabacı da sabırsızlık gösteriyor:
- Haydı beyler vakit geçirmeyelim, arabaya binelim, diye söyleniyordu.

Kafam karmakarışık düşüncelerle sızlıyor, adeta yanıyordu.

Bu hasta, bitkin askeri ne yapmalı, arkamızda sürüklenenler, bayılanlar gibi yollar üstünde mi bırakmalı idim? Araba çok küçüktü. Biz bile kucak kucağa oturmuş, kendimize ancak avuç içi kadar bir yer bulmuştuk. İlkin aldırmamak, onu talihi ile baş başa bırakmak istedim. Fakat yapamadım, arabacının itiraz edeceğini bile düşünmeden:
- Haydi arkadaş kalk, gidiyoruz, dedim.

Bir an için ışığı kaçmış gözlerinde tuhaf, çok keskin bir alevcik parladı:
- Beni de beraber mi götürmek istiyorsun beyim? Dedi.

Biraz düşündü, bir müddet arabaya, bir de bana baktı:
- Eksik olma bey, dedi.

Teklifimi kabul ettiğini zannederek, doğrulabilmesi için elimi uzattım, görmemezlikten geldi, hatta yerinden kıpırdamadı bile.

- Ne o? Yoksa gelmek istemiyor musun?

Katiyeti belirten çok acı bir gülüşle:
- Başınıza dert almayın, selametle gidin beyim, dedi.

Davetimi, iki üç dakikalık bir yarenliğin, o yarım ağızlı tekliflerinden biri sanmış, az evvel ümitle parlayan göz bebeklerini hüzünlü, kara bulutçuklar kaplamıştı.

- Yoo, diye direndim. Biraz daha sıkışırız, olmazsa arabacıyı yaya yürütürüz.

Daha fazla inat etmedi. Arkadaşların, arabacının yüzlerindeki hoşnutsuzluğu görmemezliğe gelerek, hasta askeri arabaya yükledim. Yol, şimdilik düzdü. Yokuşlarda inebilir, arabacının yükünü hafifletebilirdik. Hareket ettikten sonra konuşmaya başladık. Dili düzgün, görgüsü çoktu.

İki ay evvel iki arkadaşıyla birlikte bir gece keşfinden dönerken pusuya düşmüşler, pisi pisine yaralanmışlardı. Ama kabahat kendilerinde olmuştu.


Kıtalarının tutunduğu kesime yaklaşmadan arazi ile ilgilerini kesmişler, muhabbete dalmışlardı. Aya bakıp efkârlanmakta, göğsü ılık rüzgâra verip rüya görmekte bir mana var mıydı? Azıcık uyanık yürüseydiler gölgesinden bile korkan düşman keşif koluna avlanmayacaklar, muhakkak sapasağlam üç esirle bölüklerine dönmüş olacaklardı. Sol kolunu delip göğsüne saplanan kurşun, damarlarından bir hayli kan akıtmış, hastanede o kadar iyi bakılmasına rağmen eski kuvvetine kavuşamamıştı. Yürürken çok zaman bacakları titriyor; başı dönüyor, beş on adımda bir dinlenmek zorunda kalıyordu. O, bir defa da Büyük Savaşta Filistin cephesinde bacağından yaralanmış, hastanede yirmibeş günden fazla yatmıştı. Ama o vakit ne bu kadar acı çekmiş, ne de bu kadar halsiz düşmüştü. Hastane çıkışanda kendisine üç günlük bir istirahat bile vermemişler, hemen o akşam kıtasına sevk etmişlerdi. Zaten istirahat istememiş, daha doğrusu bunu aklına getirmemişti. Hem muharebe etmedikleri, geriye, ihtiyata alındıkları zaman bol bol oturmuyorlar, dinlenmiyorlar mıydı? Bu sefer de ehemmiyetsiz, ilkine benzeyen bir yara almış olsaydı katiyen verilen hava değişimini kabul etmeyecekti.

- Beni kıtama gönderin, diye ayak direyecekti.

Fakat bugün istirahat bir hak, dinlenmek kendisi için bir vazife olmuştu. Köyünde toplanacak, eski kuvvetine kavuşacak, babasını Balkanlarda şehit eden düşman karışsına iki misli bir intikamla çıkacaktı.

Hasta askerin başından geçenler bize pek dokunmuştu. Onu arabaya aldığım zaman arkadaşların yüzlerini kaplayan hoşnutsuzluk yavaş yavaş silinmiş, gözlerine bir ilkbahar sabahının neşeleri dolmuştu. Rastlamasaydık o su başından kalkamayacak, yorgunluk tan belki de açlıktan ölecekti. Sonra onu, bu ana baba günüde ne arayan, ne soran olacak, Anadolu çocuğu öz vatan toprakları üstünde bir kandil ışığı gibi titreye titreye sönüp gidecekti. İkindiye doğru karnımızı doyurmak, büzüle büzüle uyuşan, sancılaşan bacaklarımızın ağrısını gidermek, testilerde ısınan suları tazelemek için yine bir su başında küçük bir mola verdik. Karımla çocuklarımın yere inmelerine yardım ettikten sonra hasta askere döndüm:
- Haydi bakalım sen in, soğuk bir iç, dedim.

Ses çıkarmadı. Ağır ağır doğrularak elini elime uzattı. Büyük bir gayretle yere atladı.

Kaynak başında arka arkaya birkaç bardak su içtikten sonra bir tümsek üstüne oturdum. Ceketimle, gömleğimin düğmelerini çözerek, göğsümü kuzeyden gelen rüzgâra verdim.

Artık güneş alçalıyor, ortalığa tatlı, kadife gibi yumuşak, sapsarı bir renk dökülüyordu. Hali düşündürmeyen geniş bir neşe içinde tabakama el atacağım sırada önümüzdeki yol kıvrımında birdenbire dört atlı belirdi. Dikkat edince bunların işgal ordusuna mensup bir atlı keşif kolu olduğunu anlamakta güçlük çekmedim. Müthiş bir heyecanla çeşmeye doğru:
- Düşman, düşman, diye kekeledim.

Daha biraz evvel gülen dudaklar birdenbire sararmış, tasasız gözler korku ile büyümüş, kadınlarla çocuklar sığınacak bir yer aramaya başlamışlardı. Biz erkekler mütereddit, ne yapacağımızı tavine çalışırken, atlılar atlarından inmişler; atlarını çalılara bağlamışlardı.

Mezbahaya sürülen koyunlar gibi muhakkak öldürülecek, sonra da soyulacaktık. Kurtulmak için hiçbir tedbir düşünemiyor, yanıma koşup göğsüme atılan karımla, bacaklarıma sarılan iki çocuğumu teskin edemiyordum. Manzara çok acıklıydı. Bizi bu felaketten ancak bir mucize kurtarabilirdi. Düşman erlerinden ikisi az uzağımızda yere yatmışlar, filintalarını üstümüze çevirmişler, diğer ikisi de, arkadaşlarının sağından dolaşarak bir heyula gibi karşımıza dikilmişlerdi. Biraz kıpırdansak hiç şüphesiz yere yatanlar tarafından derhal vurulacaktık. Yanımıza yaklaşan iki düşman erinden birisi kafilenin acıklı haline bir zaman güle güle baktıktan sonra çetrefil bir Türkçe ile:
- Erkekler kollarını kaldırarak kadınlardan ayrılsınlar, dedi. Bunu yapmayan derhal vurulacaktır.

Bunun İzmirli bir rum olduğunu anlamıştık. Fakat ne yapabilirdik. Emre ister istemez boyun eğdik. İki düşman eri, az uzakta yatan arkadaşlarının himayesinde sıra ile üstümüzü aramaya, adeta bizleri soymaya başladılar. Yorgun, hasta ere ne bakan, ne da aldıran olmuştu. İfadesiz, hatta telaşsız diyebileceğim bir tavırla yere oturmuştu. Arasa sıra bize, yere yatıp saçını başını yolarak ağlayan kadınlara:
- Baba baba, diye inleyen çocuklara bakıyordu.

İki düşman eri, biz erkekleri adamakıllı soyduktan sonra kadınlara döndüler. Şimdi durum büsbütün kötüleşmiş, tahammül edilmez bir manzara halini almıştı. Sabretmek bir işkence, bir ıstırap şeklinde kafalarımızı yumruklamaya başlayınca mırıldanmaya, biraz da kaynaşmaya başlamıştık. Arkadaşlarımın duyuşlarıyla kendi hislerimi tahlilden çok uzaktım. Yalnız delice bir şey yaparak ölmek istiyordum. Yirmi, yirmibeş metre uzağımızda yatan iki düşman eri ruhi haletimizi sezmekte gecikmediler.

Galiba kaynaşmayı durdurmak için pek yakınımıza, adeta burnumuzun dibine sokuldular. Tam bu sırada yerde sessiz ve ifadesiz bir tavırla oturan hasta erin çözülmüş bir zemberek hızıyla ayağa kalktığını, değneğiyle iki düşman erinin üstüne yüklendiğini gördüm. İki er, başlarına inen değnek darbesiyle gık bile demeden yere yuvarlandılar. Hasta er, mahiyeti meçhul, esrarlı bir kuvvetle heybetleşirken ayakları ucuna düşüveren filintalardan birine eğildi. Çok geçmedi, kadın feryatlarına, çocuk çığlıklarına arka arkaya patlayan dört kurşun sesi karıştı.

Sonra tuhaf, korkak bir sessizlik ortalığı kapladı.

Ne olduğunu anlamayan kadınlarla çocukların birçoğu yere yuvarlanmışlar, hemen bayılmışlardı. Hasta asker hiç kime ile alakalanmadı. Yalnız elindeki filintaya dayanarak ağır ağır ayakları dibine çöktü. Sonra ayakta kalabilmiş biz erkeklere dönerek sıcak bir sesle:
- Ne duruyorsunuz, çocuklarınızın yanına gitsenize, dedi.

Uzun uzun minnetle, şükranla gözlerine baktım. Sanki bu facianın kapkara bulutlarını üzerimizden sıyırıp atan kendisi değilmiş gibi sakin, gurursuz bir tavrı vardı. Şaşkın, şaşkın karıma, çocuklarıma doğru yürüdüm.

Hiç yorum yok: