18 Mart 2012 Pazar

BABAM

Çanakkale Savaşları'nda canlarını feda ederek; bu gün bize bu topraklarda yaşama şansı veren aziz şehitlerimizin anısına....

İngiliz Basınında Seddülbahir ve Çanakkale resimleri
daha fazlası için tıklayın
Hamdi Rıza ÇAYDAM


Yakışıklı bir subay mıydı? Belki bunu bize bitişik evin genç ve güzel ablası annemden daha iyi bilirdi. Çünkü bazen yaya, bazen atla eve dönen veya evden ayrılan babamı o, her seferinde yarı araladığı perdeler arkasından gizli gizli seyreder, babam köşeyi dönmeden yerinden ayrılamazdı. Dikkat ederdim, çok zaman babam da bir bahane bulur, kapı önünde oyalanır, sezdirmeden gözlerini komşu evin perdeli pencerelerinde gezdirirdi.

Annem vurdumduymaz bir kadın olmamakla beraber, babamın kapı önünde bir müddet oyalanmasından kuşkulanmaz, kocasının kendisinden başka bir kadınla ilgilenebileceğini aklından geçirmezdi. Ben annemden gizli babamdan bir metelik fazla koparmak için böyle zamanları hiç kaçırmazdım. Bunu ne annem, ne de kız kardeşlerim bilirlerdi. Yalnız bize bitişik evin genç ve güzel ablası babamla paylaştığımız bu suçun dilsiz, biricik tanığı olurdu. Babam nedense bu evin patiska perdeleri karşısında daha yumuşak, daha cömert davranır, ayrılmadan evvel de koltuklarımdan tutar, yanaklarımdan öperdi.

Biz o vakitler Seddülbahir’de bulunuyorduk. Kıyıda, kışla ile tabyaları içine alan küçücük kaleyi şöyle bir tarafa bırakacak olursak, kasabaya öyle ahım, şahım bir şey demek kimsenin aklından geçmezdi. Yarı Boğaz’a, yarı Ege Denizi’ne bakan evler, yer yer mazgalları dökülmüş, ötesinde berisinde tutam tutam otlar yeşermiş kalın kale duvarlarının dışında kalırdı.

Kasabanın iki, üç mahallesi, beş on dükkânlı bir çarşısı, minicik, avuçiçi kadar küçük bir limanı vardı. Kirte’den uzanıp gelen toprak yol, kasabaya varmadan kaldırımlaşır, kalenin çarşıya açılan biricik demir kapısı önünde sona ererdi.

Halk, gelenek ve göreneklerin karşılıklı anlaşması içinde küçük bir kabile gibi kendi alemlerinde, sessiz, adeta bağımsız gibi yaşarlardı. Yalnız mahsulün ambarlara atıldığı, zeytinlerin, bademlerin, çuvallara basıldığı günler, şuradan buradan limana gelen birkaç yelkenli kasabayı sarsar, hop hop yerinden sıçratırdı. Lakin bu da çok sürmez, alış veriş bittikten, beyaz yelkenler ambarlarını doldurup enginlere kaydıktan sonra kasaba tekrar kabuğuna çekilir, bir yıl sürecek uykusuna dalardı.

Büyükler ne yapar, günlerini bu küçük kasabada nasıl geçirirlerdi? Buna dair sizlere kesin bir şey söyleyemeyeceğim. Ben o zamanlar yedi sekiz yaşında bir çocuktum. Her çocuk gibi benim de sapanlarım, uçurtmalarım, irili ufaklı topaçlarım, zıpzıplarım vardı. Mevsimi gelince arkadaşlarımla denize giriyor, makara ipliği ucuna takılmış iğnelerle balık tutuyor, birdirbir, saklambaç oynuyordum.

Oyundan bıktığım, annemden korkarak saçaklarda karga, güvercin avına çıkamadığım bazı akşamüstleri kuzumu alır, kasabanın üstünden başlayarak denize uzanan küçük derenin yamaçlarında otlatmaya giderdim. Yorgun argın eve döndüğüm saatler sofrayı her seferinde hazır bulurdum. Annem karanlıklara kadar sokakta oynamamı terbiyem için iyi bulmaz, yalınayak, başıkabak dolaşmamı da aile onurumuza bir türlü yakıştıramazdı. Eve geç geldiğim akşamlar kaba etlerime bir çimdik, yanaklarıma birkaç tokat atabilmek için daima elverişli bir fırsat arardı. Ben yaramazlık yaptığım, bir suç işlediğim zamanlar dayak korkusuyla kolay kolay eve geremez, kapı önünde babamı beklerdim. Annem bir tartışmaya yol açmamak; akşam yemeğini ağız tadıyla yiyebilmek için beni kandırmak, babam eve gelmeden evvel içeri almak isterdi ama, ben vakitsiz eve girmenin ne demek olduğunu hiç olmazsa küçük kardeşim kadar öğrenmiştim.

Babamın kışlada nöbetçi kaldığı akşamlar göğsümü gere gere eve girecek bir durumda değilsem, kimseye haber vermeden kışlaya kaçardım. Sırası gelen bütün subaylar kale içinde Boğaz dışını gören bir tahta barakada nöbet tutarlardı. Babam, gölgemi uzaktan görür görmez işi anlar, portatif karyolası yanında ikinci bir yatağın hazırlanması için derhal emir verirdi.

Barakanın solunda küçük bir tümsek vardı. Ortasından upuzun bir bayrak direği yükselir, az ötede iki tekerlekli bir top, nöbetçisiyle enginlere bakar, enginleri gözetlerdi. Öğleye, hatta ikindiye kadar Boğaz’a yaklaşan gemilere aldıran olmazdı. Bunlar bayraklarıyla kaleyi selamladıktan, bayrak direğinden karşılık gördükten sonra ağır ağır süzülür, Çanakkale’ye doğru yol alırlardı. Fakat akşama doğru küçük bir baraka, topu, nöbetçisiyle birlikte Boğaz’ı kapar, yaklaşan gemileri birer ikişer geriye göndermeye başlardı. Bazen bayrak direğinden verilen işaretlere, kurusıkı yapılan atışlara aldırmayarak Boğaz’a girmek isteyenler de olurdu. Babam böyle zamanlarda kızar, nöbetçilere derhal topun hakiki bir mermi ile doldurulmasını emrederdi. Koşuşmalar uzun sürmez, üç, beş saniye sonra müthiş bir ses etrafa yayılır, geminin burnu hizasından kocaman bir su sütunu havaya yükselirdi. İkinci merminin güvertesinde patlayacağını çok iyi bilen tekne daha fazla inadetmez, acı acı düdük çalarak Beşik’e doğru dümen kırardı. Geceler hemen hemen olaysız geçerdi. Akşam yemeğinden sonra babamla birlikte nöbetçileri dolaşır, dönüşte barakanın önüne çıkarttığımız iskemlelerde – eğer hava sıcaksa – terlerimizi kurulardık.

Babam sigara içerek neler düşünür, hangi âlemlerde yaşardı, tabii bunu bilemezdim. Fakat ben gökte pırıl pırıl yanan yıldızlara bakarak, yarın okula gitmemek için bir çok planlar kurardım. Barak, topbaşı, Boğaz’a giren Boğaz’dan çıkan irili ufaklı gemiler, başımın üstünde oynaşan martılar hoşuma gidiyordu.

Her türlü nazlanmalarıma güler bir yüzle katlanan babam, okulu asmama katiyen göz yummazdı. Bütün bir gece kafa yorarak bulduğum planlar güneşle beraber dağılır, kös kös okul yolunu tutarken içimde yine gelecek bir nöbet gününün hasreti yanmaya başlardı. Bir gece kışlada kaldıktan sonra eve dönmek benim için daha korkusuz olurdu. Zira annem hiddetini unutur, suçumu hatırlatmayan bir sevgiyle saçlarıma eğilirdi. Çocukluğumun bu günlerinden bana unutamadığım iki hatıra kalmıştır. Bunlardan biri Yavuz’la Midilli’nin Boğaz’dan geçmesi, ikincisi de babamın birden bire hastalanarak yatağa düşmesidir.

Annem birkaç defa babamı Çanakkale’ye götürmek istediyse de muvaffak olamadı. Zira babamın yürüyecek değil, ayakta duracak hali kalmamıştı. Esasen kışlanın babacan doktoru da buna şimdilik yanaşmıyordu. Artık ne birdirbir oynamalarımın tadı, ne de balık tutma, denize girmelerimin bir zevki kalmıştı. Hatta çok sevdiğim nöbetçi barakasını, bayrak direğini, Boğaz’a giren, Boğaz’dan çıkan irili ufaklı gemiler bile unutmuştum. Sonbahar annemin didişmesiyle geçti. Bu arada Çanakkale’ye kadar gidilmiş, altı aylık bir hava değişimi raporu ile dönülmüştü. Hastalık kalpti, şimdilik korkulacak bir tehlike yoktu. Ümitlerin taze bir filiz gibi boy verdiği güneşli bir şubat sabahı kale komutanı yayınladığı bir emirle, muharebenin yarın başlayacağını, halkın akşama kadar kasabadan uzaklaşmasını bildirdi.

Gürültüler, ağlamalar evden eve taşar; sokaktan sokağa atlarken annem de çırpınıyor, yirmi senelik evini birkaç saat içinde sandıklara doldurmak istiyordu. Babam oralı değildi. Yatağında sessiz sessiz yatıyor, dalgın dalgın bir şeyler düşünüyordu. Annem nasıl olsa hastalığı geçmemiş, hava değişimi henüz bitmemiş babamın da bizlerle beraber Çanakkale’ye gideceğine inandığı için pek o kadar endişeli değildi. Fakat ufak tefek işler bittiği, denk yapılma sırası yatak odasına geldiği zaman babam, yavaş, fısıltıya benzer bir sesle:
- Yatağıma dokunmayın, ben burada kalacağım, dedi.


***
Harp Mecmuası'nda
Seddülbahir ve Çanakkale
daha fazlası için tıklayın
Sonra ne oldu, biz Çanakkale’de ne yaptık, İstanbul’a nasıl geldik? Bunları şimdi pek hatırlayamıyorum. Yalnız hatırladığım bir şey varsa, o da Çanakkale’ye vardığımızın ertesi günü Seddülbahir’in denizden bombardıman edilişi, babamın da bir daha geri dönmeyişidir.

Ben Seddülbahir Kalesinin çöken duvarları, darmadağın olan toprak tabyaları altına yalnız, bombardıman günü topları başına sürüne sürüne gittiği söylenen babamı değil, nöbetçi barakasını, Boğaz’a giren, Boğaz’dan çıkan irili ufaklı gemileri, komşu ablanın ışıl ışıl yanan menevişli gözlerini, nihayet bütün çocukluğumu gömdüm.

Meraklısına not: Hikayedeki resimler http://www.gallipoli-1915.org/ sitesinden alınmıştır. Gelibolu ve Çanakkale Savaşları ile resimleri için ziyaret ediniz.

Hiç yorum yok: