29 Eylül 2009 Salı

ALİ İLE AYŞE - Özlem Pekcan



Ali bak bu top. Ali topu tut. Tut Ali tut.

Ayşe bak bu ip. Ayşe ipi tut. Tut Ayşe tut.


“İnanmıyorum!... Gerçekten sensin!... Hoş geldin…”

“Tabii ki benim güzelim!... Bak bunları sana getirdim!...”

“Neymiş bir bakalım...”

“bak bakalım… nasıl geçiyoruz?”

“Salona gel… Ah canım, ne güzel şeyler bunlar!”

“Beğendin mi? hoşuna gideceğini düşünmüştüm...”

“Tabii ki… otursana...”

“Ooh ne güzel… burası ışıl ışıl…”

“Di mi, ben de bu yüzden tuttum burayı zaten... o kadar çok yer gezdim ki sana anlatamam. En sonunda tesadüfen başka bir eve bakmaya gelmişken burayı buldum iyi mi!”

“iyii.”

“Ee, anlat bakalım nerelerdeydin?... kaç sene oldu görüşmeyeli…”

“Madagaskar’da.”
“Yok canıım!”

“Yok canım tabii. Nerede olacağım, biraz orada biraz burada. Antalya, Mersin, İstanbul, İzmir e azıcık da Ankara.”

“İşler nasıl, her şey yolunda mı?”

“Yolunda yolunda… Beni boş ver sen nasılsın, bakalım?”

“İyiyim, ya da biraz daha iyiyim…. Sanırım…”

“İyi gördüm seni, saçlar, başlar, renkli lensler, imaj yapmışız ha…”

“Yaa… ne demezsin… insanlar beni tanımasınlar diye daha neler neler yapıyorum… Mesela giyim tarzımı değiştirdim… sonra eve giriş-çıkış saatlerimi yeniden düzenledim… ne olur ne olmaz… taşındım ama… yine de her an biri beni hatırlayabilir… yeniden aynı şeyleri yaşayamam…”

“Bu Allah’ın bile unuttuğu yerde seni kim nereden tanıyacak kızım…ben bile ne zor buldum anlatamam... şartmıydı yani buralara gelmen? ”

“Bu ülkede medya diye bi şey var oğlum, insanı öyle rahat bırakmıyorlar.”

“Ne alaka?”

“Ne alaka olur mu! Bir anda tüm dünyaya rezil ettiler beni. İnsanlardan başımı alamaz oldum. Arayanlar, kapıya gelenler, neler neler anlatamam sana.”

“Hadi yaa…”

“Tabii ki. Beni bırak komşular bile nefes alamaz olmuşlardı. Bi bakıyosun, adamın biri elinde mikrofon kapına dayanmış. Bilmem ne kanalından gelmişler, açıklama istiyor… konuşmayacağım diyorum, yine de akşam televizyondayım… yok yüzlerine kapıyı kapamışım, hakaret etmişim, panik olmuşum, kaçmışım falan falan. Bir de her seferinde her şeyi baştan alıyorlar. Dank diye ekranda bir görüntü… benim görüntüm… sonra güüm diye bir yazı: Tarih 17 Ekim, saat 14.00… fonda da acayip ürkütücü bir ses: Ayşe Erdemligil diye bir başlıyor doğru yalan, ne varsa artık…”

“E ama yine de geçti di mi… o harika evi bırakıp da bu apartman dairesine tıkılmanın ne alemi vardı ki!”

“Öyle olmuyor işte Ali… televizyonlar unutsa bile, etraf unutmuyor seni. Sürekli insanlar seni gösteriyor, ileri geri konuşuyor… o kadar da acımasızlar ki, hiç sakınmak ihtiyacı da duymadan gözünün içine baka baka yapıyorlar… İnanır mısın bir komşum vardı, yani varmış, olaydan sonra öğrendim. Ben taşınana kadar her beni gördüğünde küfür etti arkamdan. Cevap versen bir türlü, vermesen bir türlü. Versen yine gazetelik televizyonluk olacaksın, kimseye bir şey anlatamayacaksın. Vermesen hırsından hasta olacaksın, ağzına bir çakıp da oturtamadım diye…Olmadı anlayacağın, yapamadım.”

“Canım benim, yazık sana….”

“Sorma hem de nasıl!... Neyse, söyle bakalım çaya ne dersin?”

“Çok iyi olur, ama demli olsun tamam mı!”

“Tamam. Yanına da bil bakalım ne yaptım?”

“Dur bakalım bi düşünelim… kıymalı-ıspanaklı börek!”

“Kesinlikle tam isabet!... şunu da alsana bi…”

“Ver bakalım, başladık gene ya, hadi hayırlısı…”

“Ne kötüsün, iyi ki bi tabak verdik… hem bak çilekli pasta da aldım sana, ne mızmızlanıyorsun bilmem ki…”

“Peki, peki bakalım!”

“Ali…”

“Hmm...”

“Hani bi kız vardı?”

“Hangisi ne bileyim!”

“Hani çileğe alerjisi varmış da, sen kıza jest olsun diye çilekli çikolata hediye etmişsin de, bütün geceyi acil de geçirmiştik!”
“Billur, Billur!... Hay Allah’ım ne geceydi! kız neredeyse ölüyordu… ben de kızı tavlayacağım diye… iyi ki Hüseyin Ağbi vardı…ama güzel kızdı di mi?”

“Hem güzel, hem de cesur… sen kalk kızın canına kastet, kız yine de seninle çıkmaya devam etsin!...”

“Hoş geldin Billur! Ne alaka, çikolatadaki çileğin alerji yapacağı kimin aklına gelir ki! Fakat, o gece ömrümden ömür gitti inan… ya bi şey olsaydı! O gün bu gündür, birine bir şey ikram edeceğim zaman: “Alerjiniz var mı, çileğe falan?” diye garip garip sorular sorar oldum.”

“Halâ görüşüyor musunuz?”

“Yok canım, öyle kanlı bir ayrılık medeniyet kaldırmaz... en son birkaç sene önce boşanmış diye duydum… ama ne zaman evlendi ne oldu hiç fikrim yok.”

“Oysa ne sevmiştin onu sen!”

“Öyle… billur gibi kızdı, adı gibi. Biraz gariplikleri vardı ama, hangimiz normaliz sanki di mi?”

“Eh, ne diyim, normal olsa seninle yapar mıydı bilmem!”

“Doğru. Ama yine de zorlardı beni… bazen durur da dururdu, saatlerce konuşmazdı… ya kızım, Billur ne var? Bi şey mi oldu? Yok… Öylece susardı… Sonra aniden bir cümle söyler, bütün dünya başına yıkılır, korkarsın, ürkersin…. düşün benim gibi adam, tüylerim diken diken olurdu…”

“bunu hiç bilmiyordum.”

“Kimse bilmiyor ki, hiç bahsetmedim… önceleri pek anlayamadım tamam mı! Şaka yapıyor sandım ya da ne bileyim ilgi çekmek istiyor falan. Ama sonra baktım kız ciddi… Kendi söylediğine inanıyor da cidden… Ne yapacağımı bilemedim…”

“Nasıl yani?”

“Bak mesela, sana bir olay anlatayım: Bir akşam bununla sinemaya gittik biz… film de romantik komedi, salon yıkılıyor… bunda çıt yok, ben anladım yine bir şeyler kopacak…. neyse filmden çıktık yürüyoruz, çok da keyifli bir akşam… Billur bir anda pat diye yolun ortasında duruverdi. “sen,” dedi bana “sen korkarım ki bir gün beni öldürürsün.” Haydaa, kızım deli misin manyak mısın? nereden çıktı şimdi… o güne kadar sesimi bile yükseltmemişim ona karşı… “Hayır” diyor, “ben biliyorum sen yaparsın bunu! Çilekli çikolata, bir şey bulursun!”… İyi de neden yapayım? O akşam orada bir senaryo yazdı bana anlatamam. Ben kalakaldım. Neredeyse inanıyordum iyi mi!”

“eee?”
“e’si, ben günlerce kendime gelemedim, nasıl bir suçluluk duygusu ben de nasıl bir pişmanlık… sonra, n’oluyosun oğlum, dedim kendi kendime. akıl mantık alır şey değil bu… bu arada kız da bana küstü iyi mi!”

“paranoyakça bir şey bu…”

“Eh, neredeyse o da biraz paranoyak gibiymiş… derken ben bunu tuttum kolundan bir psikiyatriste götürdüm… adamla ne konuştular bilmiyorum, ama sonra adam bana kızın ciddi bir tedaviye ihtiyacı olduğunu, bunun uzun ve zorlu bir süreç olacağını falan anlattı…”

“niyeymiş peki?”

“Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında ki şiddetli travmalar… doktor öyle demişti ne bileyim… anlayacağın bizim kız, çizgiyi geçmekle geçmemek arasında bir yerlerdeymiş… bu arada ben de kafayı kırıyordum tabii… üç senelik bir birlikteliğimiz oldu, o iyileşirken ben elden gidiyordum az daha… işin kötüsü, bir anda gerçekle gerçek olmayan yer değiştiriveriyor… ”

“Bir ara bende de oldu biliyor musun…”

“nasıl yani?”

“Olaydan sonra…. tüm gerçeklik duygum bir anda yitti gitti… sanki ben değildim tüm bunları yaşayan… o hayat bana ait değildi, o insanların hiç birini tanımıyordum… orada bir başkası vardı ve ben uzaktan seyrediyordum… vah zavallı kız, neler gelmiş başına gibi… ya da ne bileyim o ben olamam, her halde bir başkası ….”

“Bendeki biraz farklı oldu… bende her şey yalan, tek gerçek benim gibi bir şey oldu… çünkü Billur bazen öyle inanılmaz şeyler anlatıyordu ki ve hepsi doğruydu, bazen de öyle olağan şeyler anlatıyordu ki hepsi yalandı….ayrıldıktan sonra aylarca günlük yaşama adapte olamadım, ne çok ağladım Hüseyin Ağbiye … çok çekti beni çoook…”

“bilmez miyim!”

“Sahi o nasıl iyi mi?”

“İyidir herhalde…”

“Görüşmüyor musun?”

“Pek değil… yengem ile gelin bir oldular bana karşı… ben buna “el-kızlarının dayanışması” adını taktım… son zamanlarda çok üzerime geldiler… bizim oğlanlar da iki arada kaldılar… ne yapayım, ben de çok görünmüyorum artık onlara, eh onlar da pek arayıp sormuyorlar beni… yeğenler de öyle…”

“ayıp etmişler…”

“öyle gibi… ama ne yapacaksın… belki de haklı oldukları bir yer vardır… ya da ne bileyim böyle gerekiyordur…”

“Belki biraz daha zaman geçmesi gerekiyordur…”

“belki de…”

“Annenle Şadi Baba ne yapıyorlar?”

“Onlar iyiler… biliyor musun onlar da olmasalar her halde çıldırırdım… annem hiçbir gün bir yorum yapmadı, suçlamadı veya ne bileyim kızmadı, azarlamadı…. Şadi babam da sadece bir defa bana dedi ki: “Ayşe sen bizim kızımızsın. Ne olduysa oldu, bitti… Bundan sonra önemli olan senin iyiliğin…. Ve iyi olacaksın!” Bu kadar… sürekli geliyorlar gidiyorlar… elleri üzerimde… onlar da buralara taşındılar biliyor musun, sırf ben de onlara rahat rahat gidip gelebileyim diye...”

“Anne-baba olmak işte…”

“Öyle… Ama Şadi Babam var ya… o bir başka insan geliyor bana… biliyorsun, o benim üvey-öz babam… çok çekti benden… ilk evlendiklerinde, adamı bir sene salonda yatırdım, annemle ben yattım… düşünebiliyor musun… ve gıkı çıkmadı… Gene de kızım dedi, başka bi şey demedi… O yüzden herkes bir yana, Şadi Babam bir yana. Annemdeki metanetin bir sebebi de o çünkü. Arkasında öyle bir duruşu var ki, dağlar gibi… Annem hiç başını eğmedi, ne bana karşı ne başkalarına karşı… ben de onun sayesinde güç buluyorum. Belki de yine onun sayesinde kendi öz ağbimin, kardeşimin, hatta babamın benden yüz çevirmesine de aldırmıyorum, geçip gidiyorum…”

“Şadi baba adam gibi adam… dünyada çok az insan onun gibidir, anneni de çok seviyor…”

“Annem de onu… ben onlar gibisini görmedim diyebilirim… Şadi babam anneme “Nimetim benim” der… Nimet veya Nimetçim değil… Nimetim benim…. Kavga ederlerken bile… düşünsene… adamın biri delirmiş avaz avaz bağırıyor ve: “Nimetim benim, öyle değil… şöyle, şöyle…” gibi şeyler söylüyor… tabii ki o noktadan sonra her şey kopuyor… annem haklı olsa bile derhal yumuşuyor… biliyorsun zaten pamuk gibi kadındır, iyice pamuk şeker gibi oluyor…”

“masal gibi…”

“onların hikayesi öyle zaten…”

“bir gün bizim de başımıza gelir mi dersin böyle bir şey…. düşünsene ben aşık olmuşum, kızın balkabağından bir arabası varmış, ama ben o gitmeden onu yakalamışım ve böylece diyar diyar dolaşıp milyon tane kıza cam ayakkabı giydirmekten kurtulmuşum…”

“peki araba balkabağına dönüyor muymuş, yoksa o da öyle mi kalıyormuş?”

“kimin umurunda, ben kızı kaçırmamışım ya….”

“Sen şu sıralar masallara mı sardırdın, yoksa aşık mısın?”

“Galiba ikincisi…”
“Yaa! Ee, kimmiş bu şanslı kişi?”

“Tam olarak ben de bilmiyorum… boşuna mı anlatıyorum, balkabağı, araba, cam, ayakkabı falan….”

“pardon, tabi nasıl da anlayamadım… bütün arkadaşlarım böyle sindrellalara aşık olurlar da… affet hata benim…”

“Öff, Ayşe… böyle gariplikler hep beni bulur zaten…”

“di mi? neden acaba, senin gibi normal bir adam…”

“Ayşee…”
“tamam, tamam… dökül bakalım…”

“dökülcez de, bu evde bir bardaktan fazla çay içebilmek için ne yapmak gerekiyor acaba?”

“Ah canım benim, kurumuş mu benim arkadaşım?... Ben de şarap açiim diyordum ama, madem ısrar ediyorsun peki çayı tazeleyelim…”

“sen benim çayımı koy… ben şarabı açarım tamam mı güzelim benim!”

“oluur..”

“ve… lütfen çayın altını söndüreyim falan da deme…”

“tamam… tamam… çaycı başı… Alii, hani bir defa bana sabahın üçünde çay demletmiştin hatırladın mı…”

“hatırlamaz mıyım, öğlen kendimi sizin salonda, başımda da Şadi baba ile bulunca utancımdan ölüyordum az daha..."
“ne utancı oğlum, neredeyse alkol komasından gidiyordun… sen Şadi babama dua et, adam neler yaptı kendine gelesin diye… en sonunda edemedi seni küvete soktu…”

“inan hiç hatırlamıyorum… bir sizin kapıya geldiğimi biliyorum, o da hayal meyal..."
“Ayşee, seni çok göresim geldi, diyerek, eşek, anlamadım sanki o saatte eve gidecek halin olmadığını… öyle dut gibi…”

“yani ben o kafayla akıl edebildiğime göre, sen hayli hayli anlamışsındır…”

“al bakalım çayını… ee? Sindrella?”

“Sindrella? Haa, önemli bir şahsiyet tabii… bütün küçük kızların bir gün olmayı hayal ettikleri kişilik…”

“Peki Alicim anlatma sen…”

“Anlatçaz kızım, bi dur hele… kız bizim mahallede oturuyor…. Ayşe gülme… gülme… öldürürüm seni…”

“Elimde değil, mahalleden bir kız! Allah’ım inanamıyorum, sen ve mahalleniz…. Tamam… sen anlat… bak ne kadar ciddiyim…”

“kıkırdama kızım… bak anlatmam…”

“peki… sustum…”

“Geçen sene, bahar başı, sabah işten dönüyorum, tamam mı… nasıl berbat bir gece geçirmişim, geberiyorum…birden kızın biri pat diye önüme atladı…. avaz avaz bağırıyor hem de nasıl… ben şok olmuşum öyle bakıyorum tamam mı! cevap falan veremiyorum, düşün… derken kız birden sustu ve hayretler içinde bana bakmaya başladı… sonra dedi ki: “Allah’ım, çok çok özür dilerim, ben sizi şey zannettim…” ben hala cevap veremiyorum… biz ikimiz sokağın ortasında kalakaldık… sonra ben gülmeye başladım, durum o kadar komikti ki yapacak başka şey bulamadım…”

“o ne yaptı peki?”

“Pek bir şey yapamadı, çünkü feci mahcup olmuştu… yaklaşık yarım saat benden özür diledi…”

“niyeymiş, yani kim sanmış seni?”

“Valla bunu hala bilmiyorum… o gün de bir sürü şeyler geveledi durdu, ama…”

“Ee, adı ne, neci?”

“Adı Gülşen, çocuk masalları yazıyormuş.”


“Haa, şimdi anlaşıldı, sindrella bilmem ne… evli, bekar ya da dul?”


“Bekar, hiç evlenmemiş, aa… ben de ne anlatıyorum… kızım sen de iyice abarttın ha, Nur Annemi geçtin!”

“geçtim di mi?”
“evet.”
“haklısın, pardon…. neyse…”


“Benim Nur Annem, senin Şadi Baban…”

“Biz bu yüzden arkadaş olmuştuk…”

“Evet, okulda birinin daha, benim gibi konuştuğunu duyunca ne hoşuma gitmişti… mutlu ve iyi olmak için muhakkak, kabul görmüş bir sistem içinde yaşamak gerekmediğine, sistemleri insanların yarattığına, dolayısıyla da önemli olanın ne yarattığın olduğuna karar vermiştim böylece…”

“ne felsefe ama…”


“tabii ki, insan annesini ve babasını bir gecede kaybedip, kendisinden sadece sekiz yaş büyük teyzesiyle baş başa kalınca filozof oluyor... inan buna… Anne diyemedim bir türlü, dilim varmadı çünkü, kendi annemin hatırası o kadar tazeydi ki… teyze de diyemedim, çünkü, teyzeden daha öte olmuştu, çok daha fazla bir şey… sonunda Nur Annem oluverdi işte…”


“Ben senin öz baban değilim, olamam da… sen de evladım değilsin, olamazsın da… ama sen çatlasan da patlasan da ben sana babalık yapacağım…sen bana ne istersen onu söyle, ama ben sana babalık yapacağım…. böyle demişti, Şadi Babam… o sırada yedi buçuk yaşında falandım, annemle yeni evlenmişlerdi ve ben ona Şadi Bey diyordum… ben biraz daha inat ettim tabii, ama sonra bir gün bi de baktım Şadi Baba olmuş…”


“Mucize insanlar bunlar biliyor musun… Allah’ın bizim için gönderdiği, hayatlarımızı kurtarsınlar, yeniden kursunlar, daha da kim bilir ne diye…”

“halâ evlenmiyor mu?”

“bizimki yedi kocalı Hürmüz, hiç derdi değil… geçen dedim ki: “Bak kızım, ben kırkıma geldim, sen elline, evde kaldın… hala onun kaşı, bunun gözü diyip duruyorsun… hiç iplemedi bile, bastı kahkahayı… iyi mi!”

“Eh, Nur Abla işte…eee, hatun kişi ile durumunuz nedir şimdi?”

“Süper platonik takılıyoruz, daha bir çaya bile davet edemedim kızı… arada sağda solda karşılaşıyoruz, bir iki sohbet öyle işte… ama beni bir gör, yani onsekizimde bile böyle olmamıştım… her an bizim sokağı takip ediyorum, bir sürü senaryo kuruyorum, neler neler! Nur Annem her gün makaraya alıyor beni…”

“Allah, Allah… gidip neyse derdin anlatsana kıza… bir başkası duysa, ömründe hiç kız görmedin falan sanır seni…”


“ama bu durum benim çok hoşuma gidiyor… sanki başlangıçta bir büyü vardı ve ben bozulsun istemiyorum…”


“iyi sen öyle devam et… yarın öbür gün kız kolunda başka biriyle geçince sizin sokaktan görürsün büyüyü müyüyü…”

“sağol ya, süper moral verdin…”

“oğlum sen son üç senede hayatı duman olmuş bir kadınla konuşuyorsun… ne anlar o öyle platonikmiş, büyüymüş, bozulmasınmış…”
“tamam abla kızma ya…”
“düşüncez bakalım, şarap?”


“Ayşe?”
“Söyle canım.”
“çok mu kötüydü?”

“hem de nasıl Ali… halâ şaşıyorum kendime… nasıl ölmedim… nasıl bir tarafıma bir şey olmadı… halâ nasıl sağlamım diye…”


“E kızım, sen de hiç mi bi şey çakmadın?”


“biraz biraz… bazen bir şeyler sezer gibi oluyordum tamam mı… bir şeyler yakalıyordum mesela… ama, adamlar beni öyle bir çembere almışlar ki… her şeyi planlamışlar, taa bir yıl öncesinden… savcılıkta belgeleri görünce inanamadım… bi de Şadi Babam olmasa hepten gitmiştim biliyor musun… bir gün bunlara gittim, nasıl uçuyorum… anlattım, anlattım… herkesten tebrik bekliyorum, aman ne müthişsin desinler falan… Şadi Babam birden dedi ki: Kızım, daha ne kadar zaman oldu ki bunlar sana bu imza yetkisini veriyorlar, hadi onlar sana güvendi diyelim, sen kendine nasıl güveniyorsun? o an bir şey oldu, sözünü dinleyesim tuttu… yoksa var ya, kim bilir nerelerdeydim…”


“inanılır gibi değil, yazsan bestseller olur valla…”


“yaa, ne demezsin… bir ara ne kadar çok teklif aldığımı bir bilsen… roman yapmak isteyenler mi, film çekelim diyenler mi neler neler… hatta talk show bile önerdiler… bir tanesi de kaset yapalım diye gelmişti…”

“o soysuz ne oldu peki?”

“hangisini soruyorsun? hepsi öyleymiş çünkü… en büyükleri var ya, hani beni işe alan… hani benim de ölürcesine sevdiğim… bütün bu olaylar patlak verdi, adam yok oldu… tam üç ay… yok… her gün bir kıyamet kopuyor… her gün sür manşet gazete sütunlarındayım… ana haber bültenlerinde ben… herkes üzerime çullanmış… ve ben hiçbir şey bilmiyorum… patronu arıyorum… yok.. yok… yok… sonra, bir gece sabaha karşı bizim eve geldi, gizlice… aslında beni bir yerlere çağırdı görüşelim diye de… ben gitmedim… orada nasılsa bir akıllılık yaptım… neyse bu geldi… nasıl yüzsüz, nasıl yavşak anlatamam… kendi kellesinin derdine düşmüş… beni ateşe atacak, kendi kurtulacak… neler söyledi, neler anlattı… onu dinlerken: “bu da adam mı” dedim kendi kendime, “ben daha adammışım, üç aydır günahımla sevabımla, bastığım yeri yer biliyorum…” sonra biri bağırmaya başladı… “sen de adam mısın, onu bırak insan mısın! Sana da senin gibilere de lanet olsun… sen değil, senini yedi sülalen gelse yetmez bu evdeki bir çöpü satın almaya…” … ben de aferin diyorum, ne iyi diyor, diyor da kim bu?.... meğer benmişim…. sonrasını hatırlamıyorum… sinir krizi geçiriyormuşum… patron kendini zor kurtarmış, oracıkta tepeliyormuşum herifi az daha… iki hafta hastanede tuttular beni… sonra felaketime geri döndüm… bu arada bir sürü de avukat değiştirdim biliyor musun… adamlar resmen korktular, kaçıp gittiler… tehdit etmişler, şantaj yapmışlar… bana de neler yaptılar… kaç defa haber yolladılar her şeyi kabul et seni ihya edelim diye… tehdit ettiler… bi şantaj yapamadılar, o da o kadar rezil oldum ki onlara bir şey kalmadı…. en sonunda bulduğumuz avukat da bunlar gibiydi de oradan yırttık…”


“peki şimdi her şey bitti mi?”

“sayılır, ikisi hapiste, ikisi yurt dışında… benim hakkımdaki son dava da beş ay önce düştü…”

“hâla seni rahatsız ediyorlar mı?”

“yok… avukatın maharetinin yanı sıra, asıl benim Şadi Karan’ın üvey kızı olduğumu öğrenince geri bastılar… zaten artık kendileriyle uğraşıyorlar… ayrıca ben minicik bir yemmişim, önemsiz bir şey onların suç denizinde… öyle şeyler çıktı ki sonradan... akıl almaz…
“canım benim, boşuna yerini yurdunu bırakmamışsın… o olaydan beri öyle çok uğraştım ki seni bulayım diye… sizinkiler bile söylemediler… ne telefon, ne adres… en nihayet geçen hafta annen insafa geldi de…”

“onlar da ne yapsınlar, beni nasıl koruyacaklarını şaşırdılar… her gün bir kâbus gibiydi… akşam bir kâbusun içine yatıyordum, sabah başka bir kâbusa kalkıyordum… uyuşmuş gibiydim, her şey benim dışımda cereyan ediyordu sanki… ben sadece o anda, orada bulunma şartını yerine getiriyordum…”

“ama bak geçti Ayşe…”

“bir inanabilsem… ilk altı ay, bir sene çok çok kötüydü… sonraki zaman da hem o zamanı hem önceki zamanı atlatmaya çalışarak kötüydü… bu zamana da tüm o zamanlar dahil… hâla kulaklarımda o çocuklar çığlık atıyor… bazen kadınlar görüyorum, saçıma yapışan, yüzümü çizen… o geçti dediğin her şey zihnimde devam ediyor… beynim kendiliğinden çalışan bir DVD gibi… bir anlık bir gürültü, bir koku ya da ne bileyim bir bakış harekete geçiriveriyor onu ve görüntüler, sesler arka, arkaya sıralanmaya başlıyor… içimde bir yerlerde de çok jürili bir mahkeme var, her gün yargılıyor beni… aynı olaylardan bazen temize çıkıyorum, bazen mahkum oluyorum… ben her şeyi tekrar tekrar yaşarken, her gün defalarca ölüp ölüp dirilirken ne geçti bilemiyorum Ali…”

“senin sıkı bir terapiye ihtiyacın var…”
“bu terapi gören halim…”
“tamam… devam et o zaman…”
“ediyorum…”

“e, bana diyecek bir şey kalmadı yani…”
“evet canım benim, ama hâla biraz şarap var...”

“ver bakalım… içim karardı valla…”
“niyeyse!...”
“di mi… sen şimdi ne öneriyorsun onu söyle bakalım…”
“ne konuda?”

“benim Sindrella konusunda tabi…”

“gitçen kapısına dayancan tamam mı… bak kızım diyecen, durum şu, şu, şu… öf Ali bana mı soruyorsun… ben ne bileyim.. sadece şunu söyleyebilirim… iyi bir şey buldun mu asla kaybetmeyeceksin… eğer o senin iyi bir şeyin ise, git yapış ona…”


“ya değilse…”

“denemeye değmez mi?


“galiba değer… peki senin iyi bir şeyin var mı?”

“ne var - ne yok… biri var… başta her şey çok iyiydi tabii… ama adam kim olduğumu öğrenince dünyası şaştı… bakalım, zamana bıraktım bekliyorum…”

“ümit var mı?”
“var gibi… göreceğiz…”

“bak aklıma ne geldi, Pazar günü gelip seni alayım, şu bizim göl kenarı var ya oraya gideriz… sen de benim katalog çekimlerine bir bakarsın… mevsimi geliyor yine…”

“Ali şu sıralar en riskli olay benimle görüşmek haberin var mı?”

“Bak güzelim, bizi biz yapan tercihlerimizdir… durduğumuz yerdir… şimdi, böyle bir olay yaşadın diye ben senden vaz mı geçeceğim… o zaman o soysuzlardan ne farkım kalır… senin dediğin gibi: günahınla sevabınla, bana göre de doğrunla yanlışınla senin hesabın görülüyor zaten… bu hesapta bana dair bir şey yok ki… ben aşk acısı çekerken sen vardın, evlendim-boşandım sen vardın, iflas ettim sen vardın, arabayı vurdum –kahretsin- yine sen vardın… bütün o haberlerin hepsini okudum, programların hepsini izledim Ayşe… diyelim ki: hepsi doğru, sen o kadar kötüsün, o kadar yanlışsın… ama sen hep vardın, tamam mı!”


“sen de hep vardın ama…”


“öyleyse bırak, yine herkes var olsun… hem ayrıca, sen risk arz ediyorsun diye, ben katalog için karar veremeyecek miyim? Ben anlamam, sabahtan gelirim… sonra bakarız, hal ve gidişin iyi olursa Nur Anneme mantı yemeye de götürürüm seni…”


“benim de bazı çizimlerim var, onları da getireyim mi?”


“tamam, belki onları da kullanacak bir yer buluruz…”


“aslında bir yerden teklif aldım, ama renkler uğraştırıyor… biraz da karanlık bir mekan…”

“tamam güzelim, sen getir hallederiz…”

"Sevgili Ayşe…”
“Sevgili Ali…"
“ben artık gideyim diyorum…"
“ne güzel oturuyorduk ama…”
“evet ama, gideyim, bir sürü işim var, daha bir kıza gidip yapışacam falan…”
“bu mühim bir iş…”
“kesinlikle…”
“tamam o zaman… Ali, yine gel olur mu…”
“olur… sen de gel ama…”
“tamam…”





“Ayşe, pazara…”
“pazara Ali…”


… arkadaşlar vardır…

1 yorum:

Deniz dedi ki...

Canim benim; orta- lise yillarinda yazilarini encok ben okurdum, simdi herkes okuyor.Seninle gurur duyuyorum.
Seni cok seven arkadasin

Deniz OSKAY