14 Temmuz 2009 Salı

MARTI VE YOSUN

Yazan: Özlem Pekcan


Her on yedi dakikada bir bu kapının önünde duralı aşağı yukarı 150 yıl oldu...
....biliyor işte bu gün 24s./17’ boyunca onun ölüm yıldönümü....


Hava iyice kararmıştı. Binanın kapısından çıktığında keskin soğuğu iliklerine kadar hissetti. Hızla yürümeye başladı. Karşıdan karşıya geçti. Aynı hızla yoluna devam etti. Tam parkın önüne gelmişti ki birden pastaneye uğraması gerektiğini hatırladı. Geri döndü koşar adım. Pastaneye varmadan biraz yukarıda ayağı kaydı. Başını kaldırıma çarptı. Her yer kapkaranlık oldu. Bir martı çığlığı, bir yosun kokusu.


***

Üstünde bütün günün yorgunluğu, çalıştığı binanın kapısından çıktığında havanın karanlığı ve keskin soğuğu ile karşılaştı. İliklerine kadar titrediğini hissetti. Adımlarını hızlandırdı. Kavşağa vardığında, bir süre beklemesi gerekti. Trafik inanılmaz bir hızla akıyordu. Nihayet yayalar için yeşil ışık yandığında karşıya geçti ve yine hızlanarak yoluna devam etti. Tam parkın önüne varmıştı ki birden pastaneye uğraması gerektiğini hatırladı. Gerisin geri döndü koşar adım. Akşama misafiri vardı. Pastaneye on metre kala ayağı kayıverdi. Düşerken kaldırıma başını vurduğunu duyumsadı. Her yer kapkaranlık oldu. Bir martı çığlığı, bir yosun kokusu.

***

Oldukça gergin ve yorucu bir günün sonuydu. On iki yıldır çalıştığı binadan çıktığında bir önceki gece yağan kardan arta kalan buzla iyice keskinleşmiş soğuk ve karanlıkla karşılaştı. İliklerine kadar titredi. Adımlarını hızlandırdı, önce büyük sarı apartmanın, sonra da ondan biraz daha büyük gri apartmanın önünden geçti. Kavşağa vardığında arabaların ardı ardına inanılmaz bir süratle aktığını gördü. Yeşil ışık hiç yanmayacakmış gibi geldi bir an. Yol kenarındaki ağaçlar kendi halinde uğulduyorlardı. Yanındaki siyah pardösülü adam da ışığı bekliyordu. Nihayet ışık yeşile döndü. Koşaradım karşıya geçti. Tam parkın önüne varmıştı ki birden aklına geldi. Bu gün “Fıstığın” yaş günüydü. Pastaneye uğramalıydı. Akşama misafir gelecekti. Gece mavisi bir palto giymiş o kadınla tam burun buruna geldiği anda gerisin geri döndü ve tekrar ağıdaki pastaneye yürümeye başladı. On metre kala ayağı kaydı. Düşerken başını kaldırıma çarptı, buz gibi bir soğuk hissetti ensesinde. Her yer kapkaranlık oldu. Bir martı çığlığı, bir yosun kokusu.

***

Gergin ve yorucu bir günü en nihayet bitirmişti. On iki yıldır çalıştığı şirketin beş katlı binasından çıktığında, bir önceki gece yağan kardan artık buzla iyice keskinleşmiş soğuk ve karanlıkla karşılaştı. Soğuğun içine işlediğini duydu, içi ürperdi, iliklerine kadar titredi. Adımlarını hızlandırdı. Önce beş katlı sarı renkli, düz çatılı 22 no. lu Hikmet Apartmanının, sonra da yedi katlı, gri renkli, yine düz çatılı, 24 no.lu Kum Apartmanının önünden geçti. Kavşağa vardığında biri kırmızı, diğeri beyaz iki Tempra’nın, mavi Renault’un, sarı Toyota’nın, beyaz Doğanın, beyaz Renault’un kapılıp aktığı trafik seliyle karşılaştı. Takip ettiği yol boyunca dizili yedi kavak ağacı uğul uğuldu. Yanındaki siyah pardösülü, gri takımlı, elinde büyük bir bavul taşıyan otuzbeş-kırk yaşlarındaki esmer ve bıyıklı adam da ışığı bekliyordu, yılgın bezgin. En nihayet ışık yeşile döndü. Karşıya geçti koşar adım. Önce pastaneyi geçti, sonra eczaneyi tam parkın önüne gelmişti ki hatırladı. Bu gün “Fıstığın” yaş günüydü. Güzel bir yaş günü pastası almalıydı ona. Akşama bir grup arkadaşları gelecekti. Yaş günü muhabbeti işte. Gece mavisi paltosu ile aynı renkte bir atkısı ve eldivenleri, sivri topuklu siyah çizmeleri olan sarışın ela gözlü otuz yaşlarındaki o kadınla tam burun buruna geldiği anda keskin bir şekilde dönerek tekrar aşağı pastaneye hızlandı. On metre kala yerler iyice kayganlaştığından olacak, ayağı kaydı ve bir anda dengesini yitiriverdi. Düşerken başını kaldırıma vurdu, ensesinde -5 derecelik bir gecenin habercisi taşını soğuğunu duydu. Her yer kapkaranlık oldu. Bir martı çığlığı, bir yosun kokusu.

***

İşte yine başlıyor. Önceleri pek bir şey anlamamıştı. Hani insana bazen bazı anları tekrar yaşıyormuş gibi gelir ya… Öyle bir şey sanmıştı. Bir tür flash back ya da bir ön sezi ya da ne denir … geçici hafıza kaybı falan…

Ancak son birkaç defadır, bunun bambaşka bir şey olduğunu fark etti.

Bu, adlandırılamaz-tanımlanamaz bir şey. Hep aynı noktada başlıyor: Yorucu bir günün sonunda kapıdan çıktığı o anda. Ve hep aynı noktada bitiyor: Pastanenin önünde kaldırımın üstünde. Ne öncesi var, ne sonrası…

İşte, yine kapının önünde. Şimdi kapıdan çıkacak, artık iyice bellediği o yoldan, kaç penceresi, kaç katı, kaç bacası olduğunu öğrendiği o binaların ve neredeyse yapraklarının sayılarını ezberlediği o ağaçların arasından kavşağa kadar yürüyecek. Yeşil ışığı bekleyecek, yanındaki adamı, en ince detayına kadar görecek, geçen arabaları birbir sırasıyla takip edecek ve karşıya geçecek. Sonra; o çok iyi bildiği, karo taşlarının sayısını, rengini, her şeyini ezberlediği yoldan devam edecek, hafızasına nakışlanmış binaların önünden geçecek, parka varacak. Yüzünü kendi yüzünden daha iyi tanır olduğu o genç kadınla illaki burun buruna gelecek ve gerisin geriye dönecek. En nihayetinde pastaneye varmadan on metre önce kaçınılmaz bir şekilde ayağı kayıp düşecek.
Bu detayların sonu yok. Her defasında yeni bir ayrıntı işleniyor ve öylesine sökülemez, yok edilemez yerleşip kalıyor hafızasına. Öğrenmemek elinde değil. Yaşamamak elinde değil.

***

Her seferinde yeni detaylarla giderek ağırlaşan aynı hikâyeyi yaşamak zorunluluğu ile kapıdan çıkmadan önceki o kısa sürede bir şeyi keşfediyor: Bir ana sıkışıp kalmıştı!

Ve kapıdan dışarı çıktı.

Kendisini detaylardan kurtarabildiği başka bir beş saniyede, 5 Ocak 1996’da sıkışıp kaldığını buldu. Bu Fıstığın, onun Fıstığının doğrum günüydü.

Parkın önüne geldiğinde –nasıl bildiğini bilmeden- tam kırk yıldır 5 Ocak 1996’da takılı kaldığını anladı. Bunun bir açıklaması olmalı.

Başını kaldırıma çarpmadan önceki son saniye gerçeği yakaladı: o ölmüştü…..

***

Kırk beş senedir, belki de milyonuncu kez aynı kapıdan aynı hikâyeyi yeni yeni detaylarla yaşamak için çıkarken artık biliyor: Düşerken kafasını kaldırıma çarptı ve öldü.

Cevap bulamadığı soru şu: Neden kırk beş senedir bu ana tekrar tekrar geri dönüyor? Neden bu ana tıkılıp kalmış?

Ezici bir yorgunluk duygusuyla kapıdan dışarı çıktı. Kendisini detaylardan kurtarmalı ve düşünmeli. Ama bu çok güç. Ancak, kırk senede bir tuhaflık olduğunu sezebildi ve son kırk beş senede zihnini özgür yakalayabildiği o bir iki saniyelerde de ölmüş olduğunu keşfedebildi.

İşte kavak ağaçları gecenin karanlığında hışırtılı yapraklarıyla uğulduyorlar. Nasıl şey bu? Bakışları o esmer dudağının kenarında ince bir yara izi bulunan bıyıklı adama kaymadan önce soruyor kendi kendisine: Neden bu dünyadan kurtulamıyorum? O genç kadınla karşılaştığı anda; cevabı bulması için hayatını yeniden gözden geçirmesi gerektiğine karar veriyor. Ayağı kaydığı esnada kırk beş senedir biteviye ölmeden önceki son on yedi dakikayı yaşadığını düşünüyor üzüntüyle.

***

Otuz iki sene daha geçti. İşte yine o kapının önünde. Bu süre zarfında bir şeyi fark etti. Ne kadar uzun ve kesintisiz kendi düşüncelerine sahip olursa o kadar geç çıkıyor kapıdan. Bu gün 5 Ocak ve ölümünden bu yana tam yüz on yedi yıl geçti. Aslında hemen hemen her on yedi dakikada bir 5 Ocak 1996.
Ama biliyor işte bu gün 24s./17’ boyunca onun ölüm yıldönümü.

1996’yı takip eden bu yüz on yedinci yılda dünyada bir zamanlar kendisinin de yaşadığını bilen ve hatırlayan kimse kalmamış olmalı. İçi burkuluyor. O sevdikleri ve kendisini sevenler de ölüp gitmişlerdir muhakkak.

Ya Fıstık? O’na ne oldu? Saçları ağarabildi, yüzüne çizgiler dolabildi mi? Peki ölüm? Ölüm onu nasıl buldu? Nerede, ne zaman, kiminle ya da kimlerle? Ya o da kendisi gibi bir ana sıkışıp kaldıysa? Mesela son elli senedir tekrar tekrar hep aynı on dakikayı yaşıyorsa?

Hiç birine cevap veremiyor. Mecbur kapıyı açıyor ve o bildik on yedi dakikaya çıkıyor. Artık ait olmadığı bir dünyanın zamanı bağımsızca akıp giderken, o bu akışa paralel kendi dakikaları arasında hapsolmuş. Her yer zifir karanlık kesti.

***

Sahildeydiler, birisi on yedi, diğeri yirmi yaşındaydı ve bir saat önce tanışmışlardı. Fıstık elinde bir tutam yosun denizden çıkarken söyleniyordu:

“Şu aptal yosun ödümü patlattı, korkudan ne olduğumu anlayamadım. Neredeyse boğuluyordum. Ne gülüyorsun?”

Yosunu delikanlının yüzüne doğru fırlattı. Bir martının çığlığını duydular uzaktan. Yaz bittikten on sene sonra yeniden karşılaştılar. Birazdan şu kapıdan çıkması nasıl kaçınılmazsa birlikte olmaları da öylesine kaçınılmazdı. Kavak ağaçlarının önünden geçerken birden aklına bir gece önce ettikleri kavga geliyor. Fıstık nasıl da hırslanmış ve avaz avaz bağırarak kafasına bakır tabağı fırlatmıştı. Allah’tan isabet ettirememişti. Kafasını kurtarmıştı ama salon camı olduğu gibi aşağıya inmişti. Ne demişti de onu böylesine kızdırmıştı? Hatırlayamıyor.

***

Her on yedi dakikada bir bu kapının önünde duralı aşağı yukarı 150 yıl oldu. Artık Fıstık’la niye kavga ettiklerini de her şeyi de çok çok iyi biliyor. Onu nasıl çileden çıkarıp bakır tabaktan kendisini nasıl kurtardığını da çok iyi hatırlıyor. Bütün cevapları buldu.

Gergin ve yorucu bir günü en nihayet bitirmişti. On iki yıldır çalıştığı inşaat şirketinin beş katlı binasından çıktığında, bir önceki gece yağan kardan artık buzla iyice keskinleşmiş soğuk ve karanlıkla karşılaştı. Soğuğun iyiden iyiye içine işlediğini duydu, ürperdi ve iliklerine kadar titredi. Adımlarını hızlandırarak önce beş katlı, sarı renkli, düz çatılı 22 no.lu Hikmet Apartmanının, sonra da yedi katlı, gri renkli, yine düz çatılı, 24 no.lu Kum Apartmanının önünden geçti. Kavşağa geldiğinde beklemeye başladı. Biri kırmızı, diğeri beyaz iki Tempra’nın, mavi Renault’un, sarı Toyota’nın, beyaz Doğanın, beyaz Renault’un, bir halk otobüsünün, bir nakliye kamyonunun kapıldığı trafik selinin akıp durmasını bekledi. Takip ettiği yol boyunca dizili yedi kavak ağacı esen rüzgârın hışırtıları içinde uğul uğuldu. Yanındaki gri takim elbiseli, siyah pardösülü, elinde büyük ve ağır siyah bir bavul taşıyan otuz beş yaşlarındaki esmer, kıvırcık saçlı, dudağının kenarında ince bir yara izi olan bıyıklı adam da ışığı bekliyordu. En nihayet kırmızı ışık yeşile çaldı. Koşarak on üç adımda Hayat Pastanesi’ni, sonra Yaşam Eczanesi’ni arkasında bıraktı. Karanlığın boğduğu çocuk parkının önüne gelmişti ki hatırladı. Bu gün Fıstık’ın yaş günüydü. Akşam birkaç ortak arkadaşlarını çağırmıştı. Sürpriz bir doğum günü partisi hazırlamıştı. Tabii bunun için de bir doğum günü pastası almalıydı. Gece mavisi paltosu ve aynı renkte atkısı ve eldivenleri ile ince topuklu siyah çizmeleri üzerinde saçlarını savura savura yürüyen sarışın, ela gözlü otuz yaşlarındaki o kadınla tam burun buruna geldiği anda keskin bir dönüşle tekrar aşağıdaki pastaneye yollandı.

Fıstık’ın sesini duyar gibi oldu:
“Hayatımız geçip gidiyor. Farkında değilsin!”
“Bu kadar panik olma canım,” diye dalga geçmişti onunla “ikimiz de hala genciz, en azından geride bıraktığımız kadar bir süre daha var önümüzde!”


Ne yanılgı!

Yerler iyice kayganlaşmıştı, pastaneye on metre kalmıştı ki ayağı kaydı ve dengesini yitirdi. Sırtüstü düşerken başının arkasını kaldırıma vurdu, ensesinde -5 derecelik bir gecenin habercisi taşın soğuğunu duydu.
Her yer zifire kesmeden önceki bir saniye cevabı bulduğunu fark etti. Martının çığlığı, yosunun kokusu.

Zaman zincirlerini çözdü şimdi, artık sonsuza karışıyor sonsuz da ona.

***

“Sanki bir martı çığlığı duydum gibi.”



“Hadi canım sen de Ankara’nın ortasında hem de bu soğukta martının işi ne?”

Uzakta bir martı çığlık attı.



Hiç yorum yok: