11 Aralık 2018 Salı

SEVGİLİ ISLAK KÖPEK


                        Özlem PEKCAN


Yağmur bugün Ankara'da
Havada kuru, yaşlı taşlarda
Pek keyifsiz bulutlarda,
Adımlarımızla kaldırımda.

Aklımda onca endişe
Saklanmış şemsiyeme
Yürürken benimle,
Kalenderlik seninle.




Yağmurla arkadaş
Taşlarla yoldaş
Bulutlara sırdaş
Sanki tepede güneş.

Soluğun ılık nefeste
Sarı sıcak nemli renkte
Kulak, burun, kuyruk,
Başına da buyruk.

Sevgili
Islak 
Köpek.

30 Kasım 2018 Cuma

ANNEMİN CEP TELEFONU İLE İMTİHANI







Şeyma'nın Günlüğü

Cep telefonum acı acı çalıyor, arayan bizim evin telefonu. Annemin sesi çınlıyor kulaklarımda: Şeyma, telefonumun şarjı bitti!
Ben: Mümkündür... Şarja tak, işe yarar...
Annem: Ukalalık etme... Dışarı çıkcam, ulaşamazsan meraklanma.
Ben: Peki...
Annem: Babanın cebinden ararsın artık... Ben yanında diilim.
Ben: Ya niye arıyorum babamı o zaman anne yaaa...
Annem: Sen ne diyorsam onu yap...

Cep telefonum panik panik çalıyor. Annem. Yine evden arıyor: Şeyma, telefonum bozuldu galiba.
Ben: Ne oldu ki?
Annem: Şarjı tam görünüyor, hani o pil işareti var ya işte o tam dolu gibi... Ama ekran kapkara.
Ben: Üzülme, servise veririz.
Annem: Olur mu öyle?
Ben: Olur tabi, daha garantisi dolmamıştı, para da almazlar. Sen faturasını ve kutusunu sakladın di mi onun?
Annem: Fatura mı? Kutu mu?
Ben: Neyse takma, hallederiz. (İç ses: Hay Allah! Yaş gününde almıştık, daha 1 sene geçmedi.)
Annem: Dur bakiim, abin gelince bi de ona göstereyim. Belki o halleder..
Ben: İyi öyle yap. (İç ses: Belki okur üfler de, hihohoha...)
Annem: Tamam..  Tamir olur di mi bu?
Ben: Olur, olur...  Olmazsa da yenisini alırız, takmaa.... (İç ses: ay canıım çok da üzülmüş...)

Bir iki gün sonra, günlüğümü arıyorum, bulamıyorum. Anneme sorcam  o da evde yok: Baba, annem nerede?
Babam: Ne bileyim kızım, onu arasana!
Ben: E cebi bozuktu, çalışmıyordu.
Bir sessizlik, babam kıs kıs cevap veriyor: Yok bozuk diilmiş. Telefonunu açmayı unutmuş...

Evde.
Ben: Telefon hallolmuş öyle mi gülüm?
Annem: (Azıcık suçlu) Hı hı, abin halletti.
Ben: Ya tabi, tabi. Açma-kapama tuşuna bastı di mi.
Annem: Kırmızı!

Kırmızı terliğini arkamdan fırlatıyor!
Kaçıyorum, isabet ettiremiyor...

İşte böyle Sevgili Günlük...


14 Kasım 2018 Çarşamba

ETHEM DEDE, ETHEM DEDE, GÖMLEĞİ KETEN DEDE! (Şeyma'nın Günlüğü)





























Pazartesi

Çok Sevgili Günlük,
bu annem beni iyice maskara etti. Kapıların arkasında şıkır, şıkır göbek atıp duruyorum!
Her şey dün gece başladı. Evde nereye koyduysam cep telefonumu bulamadım bir türlü. Oraya bak yok, buraya bak yok...

"Annee, cep telefonumu gördün mü?" diye sordum, her kız evlât gibi.
"Ne biliim, oralarda bir yerdedir," dedi o da.

Ay yok, ara tara, bi'tab düştüm!
"Anne yaa, bi baksan sen," diye huysuzlandım tabii ki...
"Her şeyinizi her yere atıyorsunuz. Toplamak yok. Bi anneye yardım yok, sonra da telefonum yok, bilmem neyim yok. Bana sorma!"

Bu kadar dellenmiş bir kadının üstüne gidilmemesi gerektiğini anlayamayan akıllı ben, o gaflet cümlesini ettim o anda:
"E, kime sorayım?"

Bizim oğlanın kirli çoraplarını yerden almak üzere olan annem, birden başını kaldırdı, gözlerinde yanan şimşeği gördüğüm anda, başımın dertte olduğunu anladım ama çok geçti.

Annem:
"Git Ethem Dede'ye sor!"

Ah! İyice oltaya gelmiştim şimdi:
"O da kim, ne sorcam, nasıl sorcam yaa?"

Annem, yüzünde hiç tekin olmayan bir ifadeyle burnumun ucuna kadar sokuldu ve fısıldadı:
"Ethem Dede, Ethem Dede. Gömleği keten Dede, kayıp telefonumu bulam, kapı arkasında sana kırk göbek atam Dede!"

Sanki mecburmuşum ya da ne bileyim ipnotize olmuşum gibi tekrarladım tıpkı bir papağan gibi:
"Ethem Dede, Ethem Dede. Gömleği keten Dede, kayıp telefonumu bulam, kapı arkasında sana kırk göbek atam Dede!"

Veee bil bakalım ne oldu Çok Sevgili Günlük. Beş dakika sonra buldum telefonumu, hain şey, yastığımın altına saklanmış.

Anında annem tepemde bitti, tutturdu illâ sözünü tutacan diye. "Yav kırk çok fazla, şöyle üç-beş atsam olmaz mı?" desem de nafile. İki gündür kapıların arkasında şıkır şıkır oynuyorum, kırkı tamamlayacağım diye canım çıktı.

Hayır daha kötüsü, bizim oğlana yakalandım. Şimdi dakka başı kulağıma eğiliyor:
"Şeyma telefonun nerede?"
"Şeyma telefonunu buldun mu? Ethem Dede'ye haber vereyim mi?"
"Dansöz Şeyma..."
"Anne saydım, daha otuzüç oldu. Yedi tane daha atması gerek!"
gibi şeyler söylüyor.
Komik şey!

Cumartesi

Hihohoooo. İntikam soğuk yenen, tatlı bir yemek anacım!
Bizim oğlan, dün akşam saatlerinde cüzdanını kaybetti.
Aradı taradı yok! Epey dolandı, yok. Dışarı da çıkacak beyimiz, yeni görl frendi ile buluşacak.
Anneme sordu, ağzının payını aldı.
Bana sordu, ben de büyük keyifle dedim ki: "Ethem Dede'ye sor."
Homur homur bir şey söyledi ama anlamadım. Neyse beş dakika sonra geldi: "Pişt, Şeyma, şu şeyi yapsana."
"Neyi?"
"Şu Ethem Dede şeysini."
"Ben yaparsam olmaz oğlum, bizzat sen yapcan."
"Hadi oradan ben yapmam."

Hiiç üstüne varmadım. Biraz daha dolandı evde. En sonundaaaaa, süngüsü düşmüş geri geldi.
"Şşt. Ne diyecektim?"
"Ethem Dede, Ethem Dede...."

Aa, bi de baktık cüzdanı televizyonun karşısındaki koltuğun altına düşmüş! Valla nasıl görmedi anlamadım!
"Ben daha önce kaç defa baktıydım buraya, yoktu. Lan Şeyma, bu senin işin olmasın sakın?" diye az işkillendi bizimki.

Nereden çıkardı anlamadım, Allah, Allah!

Neyse, şimdi bizim oğlan kapının arkasında şıkır şıkır oynuyor!
Ben de keyif içinde:
"Anneee, daha kırk olmadı, bu senin oğlun hile yapıyor haberin olsun," diye anneme sesleniyorum.
"Olmaz. Valla çarpar, tamamlasın kırkı..." diye bağırıyor annem de mutfaktan.

Günlüğün Notu: Ethem Dede, bir şey kaybolduğunda bulunması için adak adanan ve o şeyin bulunmasına yardım eden ermiş bir kişidir. Türbesi Bursa'da bir yerlerdedir.

Ben, senden azıcak  tırsmaya başladım Çok Sevgili Günlük!


8 Kasım 2018 Perşembe

ATATÜRK BÜYÜK DEVRİMCİYDİ


Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde,tarihten bir yaprak düştü önümüze. 

Hayat Tarih Mecmuası, Kasım 1970 sayısında bir röportaj yer alıyor, başlığı:


“Falih Rıfkı Anlatıyor: Atatürk Büyük Devrimciydi”


Ropörtajı yapan kişi Öz DOKUMAN, fotoğraflar ise Sedat Dizici’ye ait.


Derginin 36 ve 40 ncı sayfalarında yer alan söyleşi, şöyle başlıyor: 

Atatürk’ün en yakın devrim arkadaşlarından olan Falih Rıfkı Atay, Türk basınının en eski ve en güçlü yazarlarından biridir. Kalemiyle, fikriyle Milli mücadeleye yardım etmiş, gazetesinde Yeni Türkiye’nin kuruluşu için savaşmıştır. 

Sonra devam ediyor:

Atatürk’ün sofrasında bulunanlardan kaç kişi kaldı ki? O ve Yakup Kadri; bir zamanlar biri Akşam’da diğeri İkdam’da düşman işgali altındaki İstanbul’a, Anadolu’dan haberler vermiyorlar mı? İstanbul halkına Anadolu’dan ümitli seslenişler getirmiyorlar mı?


Falih Rıfkı’nın hemen bütün eserlerini okumuştum ama kendisiyle oturup karşılıklı konuşmak, ondan Atatürk’ü dinlemek fırsatını bulamamıştım.


İşte karşımda şimdi.


ATATÜRK’LE İLK KARŞILAŞMA


Ve Öz DOKUMAN ilk sorusunu soruyor: 

-Atatürk’ün en yakın devrim arkadaşlarındansınız, diyorum. Onunla nasıl tanıştınız? Anlatır mısınız bunu?


Falih Rıfkı anlatmaya başlıyor: 

-Atatürk’ü ilk defa Balkan Harbi’nden hemen sonra Dimetoka’da tanıdım. Küçük rütbeli bir subay olmakla beraber, fikren kumandanlarının üstündeydi. Bun şaşmıştım. Anafartalar zaferinden sonra daha yakından ilgilendim. Fakat İzmir’e girişine kadar kendisiyle yakın temasım olmadı. Kuvây-ı Milliye devrinde Akşam’da günün fıkrası adı altındaki sütunumda onun için savaşıyordum. Bu yüzden Kürt Mustafa’nın hapsine girdim.


Sonradan öğrendiğime göre, Mustafa Kemal Paşa benim yazılarımı takip edermiş. İzmir’e girişinin üçüncü yahut dördüncü günü ben de vapurla İzmir’e gitmiştim. Beni pek samimi olarak karşıladı ve “bundan sonra sizinle beraber çalışacağız” dedi.


DOKUMAN: -İlk karşılaştığınız zamanki hâlini hatırlar mısınız? Yani üzerinizdeki intibaını?


FALİH RIFKI: -Sarışın, temiz giyimli, keskin bakışlıydı. Bütün dikkatleri üstüne çeken bir kumandandı. Onun ilk görüşmemizde hatırımda kalan en kuvvetli sözü “Düşmanın birini denize döktük, ikincisi ile geride savaşmak devrine başlıyoruz” demesi olmuştu.


ÇOK GERİDE KALMIŞ BİR HATIRA


Ropörtajda genel olarak Atatürk'ün verdiği mücadele ve devrimci tarafını anlatsa da,  söyleşinin  sonuna doğru Türk Ordusu'nun İzmir'e girişinden sonra Atatürk'le yaptığı ilk ropörtaj ve belki de ilk anısından da söz ediyor Falih Rıfkı.  

Falih Rıfkı’nın Atatürk ile İzmir’de bir röportajı vardır, diye yazarak giriş yapıyor DOKUMAN ve bunu anlattırmak istiyor: 


- Çok geride kaldı o günler, dedim. Ama büyük bir gazetecilik olayı. Sizden, sizin ağzınızdan bir daha dinlemek, mümkün mü bunu?

FALİH RIFKI: -Atatürk İzmir’de Lâtife Hanım’ın evinde kalıyordu. Tarihi tam hatırlayamayacağım ama, İzmir’e Yakup Kadri ile birlikte gitmiştik. Kramer Oteli’ne elbiselerimizi bıraktık. Yalnız şunu söyleyeyim: İzmir yanıyordu, alevle içindeydi. 


Tam o sırada Fransızlar’ın İstanbul fevkalade komiseri General Pellé, geldi. Atatürk onu merdivende karşıladı, biz de yanındaydık. General Pellé ile görüştü.  Atatürk’ü karşısında görünce General Pellé’nin ayaklarına hafif bir titreme geldi. 


Sonra içeride baş başa konuştular.  General Pellé çekip gitti. Derken biz Atatürk ile konuştuk, o da şunları anlattı:


General Pellé, Türk ordularının İstanbul’a yürümemesi için ricaya gelmiş. O da “Zafer ordularını nasıl durdurabilirim. Ama hemen mütareke yaparsak bu mümkün olur” demiş.





















Atatürk bunları anlattıktan sonra bize döndü:
-Hangi zafer orduları birader, dedi. İzmir’e geldik diye dağılan dağılana. Nerede olduklarını bile bilmiyorum. Şimdi General Pellé acele mütareke hazırlıklarını tamamlamak için gidiyor, diyor gülüyordu. 


Ropörtajın sona erdiğini şöyle tasvir ediyor DOKUMAN: 

Bakıyorum, Falih Rıfkı azıcık yorulmuş: eski hatıraları bir daha yaşadığı için olacak bu. Mırıldanır gibi teşekkür ederek usulca yanından ayrılıyorum, o ise gözlerini Atatürk’ün Kocatepe’ye çıkarken çekilmiş resmine dikmiş, bakıyor.

Ropörtajın tamamını o günkü dergi sayfalarından okumak isterseniz:





 

 

 

 


https://photos.app.goo.gl/7sUOjoqfE2C8jci52