13 Eylül 2017 Çarşamba

BABA TORİK










Hamdi Rıza ÇAYDAM

Ona Baba Torik’ten başka, karaya vurmuş bir balina da diyebilirdik. Besbelli o yaştaki çocukların hayat bilgileri dar bir çerçeve içinde kaldığı, hayalleri daha enginlere açılamadığı için bununla yetinmiştik. Aradan çok uzun yıllar geçti, asıl adı hakkında sizlere doğru bir şey söyleyemeyeceğim. Ama ne zararı var, bizim memlekette yiğit lâkabıyla anılmaz mı?

Yalnız şu kadarını kulaklarınıza fısıldamak isterim ki, Baba Torik bizim semtin polis komiseri idi. Allah için doğrusunu söylemek lâzım gelirse o, karakola gelmeden evvel semtin güvenliği pek yerinde değildi. Bazı evlerin yıkayıp, kurusun diye bahçelerine serdiği çamaşırlar güpegündüz, kaşla göz arasında kayboluyor, hele tavuk, ördek, hindi gibi kümes hayvanları – bilinmez ne hikmettir – hep geceleyin sırra kadem basıyordu. Şikâyetlerin birbirini kovaladığı, mahalle aralarında dolaşan iki bacaklı sansarların bir türlü yakalanamadığı o günlerde Baba Torik’in semtimiz karakoluna tayini yalnız kıleftecilerin değil, bizlerin, - onun deyişiyle – mahalle farelerinin de işlerini bozmuştu. Sanki olup bitenleri onun kepçe kulaklarına fısıldayan gizli bir radyo cihazı var gibiydi. Her şeyi çarçabuk haber alıyor, bir suçun suçlusunu yarım saat geçmeden şıpınişi yakalıyor, karakoldaki bodrum katına tıkıyordu. Kazara buraya düşenlerin, Baba Torik palas’ında – bodrum katına Baba Torik palas derdi – bir gece konuk olanların ertesi gün gezecek değil de, ayakta duracak halleri kalmıyordu. Çünkü Baba Torik bunları yapılarına, dayanışlarına göre ıslatıyor, - yine onun deyişiyle – ince kalın tornalardan geçiriyor, bir saat – artık bu Baba Torik’in insafına kalmıştır – veya bir gün sonra sıkılmış, suyu alınmış bir limon gibi kaldırımlar üstüne atıveriyordu. Güvenliğin sağlam oluşunda hapisten ziyade sopaların önemli bir rol oynadığı muhakkaktı.

Biz çocuklar, Baba Torik’in hem sopasından, hem de uzun bir saç gibi göz kapaklarına düşmüş kalın kaşlarından, patlak ışıl ışıl yanan gözlerinden, dev gibi iri yapısından, kızınca bir körük gibi açılıp kapanan burun deliklerinden korkardık. Oyun oynar, kavga ederken çil yavruları gibi dağılmak, gözden kaybolmak için aramızdan birinin ister şaka, ister doğru:
-Baba Torik geliyor demesi kâfiydi.

O zamanlar vapur iskelesinin az aşağısında kocaman bir yalı harabesi vardı. Yıkılmış binanın molozları arasında yılanlar, kertenkeleler dolaşır, yüksek, kalın gövdeli ağaçları üstünde kargalar tünerdi.

Biz çocuklar, yazın bu yalı rıhtımından denize girmeğe, geniş bahçesinde birdirbir, saklambaç oynamağa bayılırdık.

Baba Torik, buraya da el atınca artık denize kolay kolay giremez olmuştuk. Boğulacağımızdan mı korkuyor, yoksa böyle bir hadise olursa sorumlu sayılacağından mı çekiniyordu, bunu bilen yoktu.

Yalının, ana caddeye açılan kapısı biteviye kapalı dururdu.

Biz yalıya, Baba Torik korkusuna, değneklerinin çeşitlisine aldırmayarak, her zaman arka yoldan, bu yola bitişik duvarı aşarak girerdik.

Rıhtımın sol başında kayalıklı, çok küçük bir sığlık vardı.

Deniz, az ötede derinleşir, artık dibi görünmez olurdu. Yüzme bilmeyenler yüzmeyi daha ziyade bu kayalıklı sığda öğrenmeye çalışırlardı. Bazen bir aksilik, bazen bir ayak sürçmesi bunlardan birini, veya birkaçını ansızın derin yerlere atardı.

O vakit rıhtımı küçük bir telâşçık kaplar, fakat acemi yengeç – bu da bizim yüzmeyi yeni öğrenenlere verdiğimiz bir isimdi – yüzme bilenler tarafından derhal kurtarılırdı.

Şirket vapurlarının iskeleye sık sık uğradığı o akşamüstleri yalı rıhtımı daha başka bir canlılıkla kaynamaya, âdeta zıplamaya başlardı. Yolculara kendimizi göstermek, aklımız sıra fiyaka yapmak için nelere, ne antika tehlikelere göğüs germezdik.

Baba Torik, topumuzu yakalamak, tornadan geçirmek için böyle zamanları hiç kaçırmazdı. Cebinden ayırmadığı anahtarla usul usul kapıyı açar, bir kedi sessizliğiyle bahçeye girer, suçüstü ele geçirebildiklerini bir tabur halinde karakola götürürdü. Baba Torik’in kafasında hak ve müsavat denilen bir mefhum yoktu. Aynı suçu beraber işlediğimiz halde cezaları babalarımızın mevkiine göre tayin eder, ondan sonra sopaların ince veya kalınına uzanırdı.

Ne yalan söyleyeyim, Baba Torik’in yıldızı benimkiyle barışık değildi. Aradan bu kadar yıl geçmesine rağmen yanaklarıma attığı tokatlarla, tabanlarıma indirdiği sopaların acısını hâlâ unutmuş değilimdir.

Bununla beraber uslanmaz, dayak yediğimizin ertesi günü sözleşmiş gibi tekrar yalı rıhtımında toplanırdık.

Korkusuz, telâşsız yüzmenin asıl tadını Baba Torik’in bir işle İstanbul’a indiğini haber aldığımız günler çıkartır, bu günleri dört gözle beklerdik. Baba Torik bunu bilir, bunun için kimseye görünmeden vapura binmek isterdi. Onu büsbütün kızdırmak, çileden çıkartmak için böyle günlerde hemen yalıya koşar, vapur rıhtım önünden geçerken birer, ikişer denize atlamaya başlardık.

Eğer Baba Torik’in keyfi kaçmış, sabahleyin de evden ekşi bir suratla çıkmışsa mutlaka bir aşağı iskelede vapurdan atlar; yarım saat geçmeden bir bomba gibi aramıza düşerdi. Ama artık elbise saklamasını, gölgesini görür görmez komşu yalılara geçmesini, ıslak rıhtım taşları üstünde onu tek başına yalnız bırakmasını da öğrenmiştik. Bundan başka denize girme zamanlarını da değiştirmiştik. Sabahın erken saatlerinde yüzmek hem güzel, hem de tehlikesiz oluyordu. Zira bu vakitler Baba Torik geniş yatağında horul horul uyur, hele biraz yorgunsa dokuza kadar sokağa çıkmazdı.

O sabah yine denize girmek için yalı duvarını aşarken rıhtım taşları üstünde kümelenmiş bir takım iç çamaşırı gördüm.

Bu bir yabancı olmalıydı. Yoksa Baba Torik değneğinin vakitli vakitsiz dolaştığı bu yerlerde korkusuz denize girmek değme babayiğidin harcı değildi. Görünürlerde kimseler yoktu. Yüzen her halde açılmış olacaktı. Soyunmak, her ihtimale karşı çamaşırlarımı saklama için bahçenin iç taraflarına doğru yürürken, denize yarım metre uzanmış rıhtım taşları altından bir feryat yükseldi:
- Boğuluyorum, can kurtaran yok mu!

Hemen kıyıya koştum. Rıhtımın iki karış açığında iri yapılı bir adam çırpınıyor, boğulmak üzere bulunuyordu. Dikkatli dikkatli bakınca şaşırıp kaldım, bu, bizim Baba Torik’ti. İhtimal yüzmeyi öğrenmek, bizleri komşu rıhtımlarında da yakalamk, belki de banyo yapmak için sığ yere girmiş, - acemi yengeçler gibi – ayakları kayınca soluğu burada almıştı. Gözleri yerinden fırlamış, yüzü morarmıştı. Her batıp çıktıkça rıhtımın yosunlu  taşlarını tutmak istiyor, beceremeyince bağırıyordu. Bir an için tabanlarıma attığı sopaları düşünerek bu adamı denizle başbaşa bırakarak, buradan uzaklaşmak istedim.

Fakat bu, - bizim çocuklara göre – bir erkeklik olmayacaktı.

Rıhtım yüksekti. Eğilerek kolumu uzatsam bile ellerini tutamayacaktım. Daha fazla düşünmeyerek rıhtım taşları üstünde kümelenmiş iç çamaşırlarından birini yakalayarak başına doğru sarkıttım. Sonra Baba Torik’i oltaya takılmış bir balık gibi çeke çeke sığlığa getirdim.

Baba Torik, ıhlaya ıhlaya rıhtıma çıkar çıkmaz giyinmeye başladı, zangır zangır titriyor, bir yandan da homurdanıyordu. Nihayet kemerini beline geçirdikten, bir bana, bir de denize mânasız mânasız baktıktan sonra ağır ağır ana caddeye açılan kapıya doğru yürüdü.

***


Baba Torik, o günden sonra yakamızı bıraktı, bir daha yalıya uğramadı. Biz onu bir gemi aslanı gibi hep uzaktan seyrettik.



24 Mart 2017 Cuma

YANSIMALAR ÜCRETSİZ SERGİLENECEK






Gülüm Pekcan Dans Tiyatrosu "Yansımalar" oyununu 27 Mart Dünya Tiyatro Gününde ücretsiz sahneliyor. 

Ankara'da saat 20.30 da Gülüm Pekcan Oda Tiyatrosunda Güniz sok. 44/4 Kavaklıdere adresinde oynanacak oyun, iç dünyanın dışa yansımasını dans diliyle yorumluyor.

Oyunda:
Oğulcan Abacıoğlu 
Güleda Abacıoğlu 
Hacı Veli Kurt
Gülüm Pekcan Şimşir 
rol alıyor.



18 Mart 2017 Cumartesi

BEDO


              



Hamdi Rıza ÇAYDAM

               Dikmen’de, bağ komşumdu. Ellibeş, altmış yaşlarında olmalıydı. Küçücük evinin üst katında tek başına yaşıyor, ayda bir kere olsun şehre inmiyordu.

               Ziyaretçisi, arayıp soranı da yoktu. Bir sürü tavuk, dört beş köpek, bir o kadar da kedi besliyordu. Yazın, bazı akşam üstleri onu tavukları, köpekleri arasında görür, ayaküstü beş on dakika konuşur, eğer işim yoksa bahçesindeki çardak altına oturur, bir acı kahvesiyle, kuyuda soğutulmuş bir bardak ayranını içerdim. Ahbap olmamıza rağmen mazisi hakkında hiçbir bilgim yoktu. Yalnız onu tanıyan bazı arkadaşlar, bağ komşumun vaktiyle subay olduğunu, İstiklâl Savaşında yaralandıktan sonra emekliye ayrıldığını, bir daha iş tutmayarak buraya yerleştiğini söylemişlerdi. Günlük işlerin ihtiyar bir kadınla, yine ihtiyar bir adam bakıyordu. Akşama yakın onlar da yanından çekildikten sonra evinin kapısını kışsa fırtınaya, yazsa civardan yükselen kahkahalara kapıyor, geceleyin ekseriya çalışma odasında bir lâmba sabahlara kadar sönmeden yanıyordu. Işıkta mı yatıyor, yoksa bir şeyler mi okuyordu, bunu bilen yoktu. Zengindi, babadan kalma bir serveti olduğu söyleniyordu.  Şimdiye kadar evlenmeyerek bekâr kalmasına bir mâna veremiyordum. Bir sırla örtülü sandığımı hayatının bu safhasını kendisinden sorarak öğrenmek istediğim halde cesaret edememiştim. Fakat bir tecessüs zaman zaman kalbimi yiyordu. Nihayet aradığım fırsatı bulabildim. Bir sabah bağlarımızı bir birinden ayıran çift duvar yanında karşılaşınca selâmlaşmış, şuradan buradan konuşmaya başlamıştık.

            Güneş, tam karşımdan geliyor, gözlerimi alıyordu. Bağ komşum, ikide birde ellerimi alnıma götürdüğümü, başımı yere eğdiğimi fark edince: 
              -Burada ayaküstü konuşamayacağız. Buyursanız da çardak altında karşılıklı birer sabah kahvesi içsek, dedi.

            Özür dilemek aklımdan geçmedi. Küçük bir sıçrayışla çit duvarı aştım. Hasır koltuklara yerleşir yerleşmez bağ komşum mutfağa doğru seslendi:
            - Fatma Bacı, bize okkalı iki kahve yap.

            Kahvelerimizi içtikten sonra bir aralık sözü evliliğe, evlilik hayatına getirerek:
            - Çok yalnızsınız, dedim. Bir kadın, meselâ birkaç çocuk biz yaştaki insanlar için hasreti çekilmeyecek şeyler midir?

            Hususiliğine karışıyorum diye surat asacağını sanmıştım. Halbuki gözlerinden en küçük bir hoşnutsuzluk izi bile yoktu. Daha büyük bir cesaretle:
            -Eviniz, bağınız, muhakkak servetiniz de var, diye ilâve ettim. Pekâla evlenebilir, bir yuva kurabilirdiniz.
                 -Evlenmek, bir yuva kurmak, dedi ve azıcık düşündü:
            -Haklısınız. Benim gibi adam neden evlenmez, bir yuva kurmaz da hayatını senelerden beri insanlardan uzak bir dağ eteğinde tek başına yalnız geçirir. Tavuk, köpek, bağ ve bahçe bunlar birbirinden ayrı birer şey olmakla beraber bir insan kalbini doyurabileceklerine ihtimal verilemez. Kadın, tek başına hiçbir şey olmasa bile erkek için yine bir ihtiyaçtır. Fakat ben bu ihtiyacı otuz, otuzbeş sene evvel bir genç kızın Sason dağlarına bakan mezarına gömdüm. Ondan sonra iç ve dış varlığımla, belki de yalnız o genç kız sevgisiyle baş başa yaşadım.

          Bağ komşumun biraz evvelki neşesi uçmuş, gözleri bulutlanır gibi olmuştu. Özür diler gibi:
                    -Galiba eski bir yaranıza dokundum, dedim.

                  Gamlı gamlı gülerek:
               -Eski bir yara, diye kekeledi. Bununla beraber yaşamak için bana kuvvet verdi. İster misiniz size bunu, bu geçmişi, bekâr kalmamam daha ziyade âmil olan o eski günleri anlatayım.
            -Anlatınız, sizi duyan bir insan gibi dinleyecek, Sason dağlarındaki toprak yığını üstüne varlığınızdan bir parça gibi eğileceğim.
            -Harb Okulunu bitirdiğim, yani subay çıktığımın ikinci günü çektiğim kuranın Bitlis’e isabeti beni çok üzdü. Çünkü o vakte kadar İstanbul’dan dışarı çıkmamıştım. Anadolu’nun, Anadolu şehir, kasaba ve köylerinin ne olduğunu bilmiyordum. Bitlis’e dair edindiğim bilgi de çok noksandı. Bununla beraber yeni bir âlem, yeni bir muhit görüp tanıyacağım için kalbimde gizli bir teselli vardı. Mevki sahibi bazı tanıdıkların Bitlis’i beğenmezsem beni İstanbul’a veya İstanbul’a yakın bir yere aldıracaklarına dair verdikleri sözlere inanarak bir akşamüstü yola çıktım. Her halde onbeş güne yaklaşan bir yolculuktan sonra Bitlis’e vardım. Derin bir vadinin karşılıklı yamaçlarına yaslanan şehirde ne bir hayat, ne de bir canlılık vardı. Avunmak, İstanbul’u, İstanbul’da geçen günlerimi unutmak için kendimi olanca varlığımla işe verdim. Bununla beraber ara sıra tıraş aynama dalan gözlerim, karşısında süzgün bakışlı, yorgun çehreli, genç fakat çok gamlı bir teğmen görüyordu. İstanbul’dan gelen mektuplar, en aşağı ayı geçen eski bir tarih taşıyor, düşünce merak ve endişenin bittiği dakikada, arada kalan habersiz günler üstünde emekliyordu.

            O yerlerde geçen haftalarımın hesabını yapmak neye yarar.

        Ben asıl konuya gelmeliyim.  O tarihlerde Bitlis’in Mutki, Sason dağlı köylerinde güvenlik bozuktu. Kan gütme yüzünden yaz kış birçok adamlar ölüyor, aşiretler birbirine giriyordu. Hükümet, katmerli suçluları yakalamak, güvenliği iade etmek için bazı seneler bir alay veya birkaç taburla harekete geçer, haftalarca süren bir didişmeden sonra toplayabildiği birkaç tüfek, ele geçirebildiği birkaç serseri ile merkeze döner, çapulu, vuruşmayı yine dağlarda, eski yerlerinde bırakırdı. Ben Bitlis’e vardığım zaman mevsim kıştı. Dağlarda, yollarda vakalar azalmış, çapul, yol kesme ilkbahar sonlarında ayaklanmak için uykuya dalmıştı. Lâkin karlar erimeye, karların altından yemyeşil bir tabiat fışkırmaya yüz tutunca dağlar yine kıpırdanmaya başlamıştı.

            Hemen her gün bir kervan vuruluyor, bir köy basılıyor, Şiğo Aşiret Reisi Seydo’nun ismi dillerde bir masal gibi dolaşıyordu. Hükümetin daha fazla bekleyeceği ümit edilemezdi. Nitekim Ağustos ortalarına doğru tüfek toplamak, hem de Seydo çetesini yakalamak için Bitlis garnizonu harekete geçirildi. Arazinin sarplığı yüzünden taburlar, küçük küçük birliklere ayrılmış, her birliğin başına bir subay verilmişti. Birlikler taburlarından aldıkları emirlerle bölgeden bölgeye geçiyorlar, her güçlüğü yenerek görevlerini yapmaya çalışıyorlardı.

            Bu arada Seydo çetesiyle birkaç defa karşılaşılmış, lâkin bir sonuç elde edilememişti. Şeytan herif araziyi biliyor, bir keklik gibi dağdan dağa sekerek izini kaybettiriyordu.

        Birliğimin başına geçtiğim günden beri bütün üzüntüleri üstümden atmış, sarhoş edici bir neşe ile çalkalanmaya başlamıştım. Takipler, baskınlar hoşuma gidiyordu.

       Harekâta çıktığımızın otuzuncu veya otuzbeşinci günü taburdan kısa bir emir aldım. Bu emirde yeni harekât bölgesine göç edileceği için şimdilik Seydo’nun köyüne gelerek ihtiyatta kalmam bildiriliyordu. Tabur komutanımın emrini münakaşa etmek istemedim. Zira geride tutulan birlikler mühim zamanlarda herhangi bir işe sürülürken, işi bitenlerden biri veya birkaçı derhal geriye alınır, ihtiyatta bırakılırdı.

            Sabahleyin erkenden emniyet tatbikatımızı alarak yürüyüşe geçtik.

            Yolumuz sarp bir patikadan ibaretti. Dağdan dağa atlıyor, vadilere inerek bir derecik önünde kesiliyordu, sonra başka bir yerden kendisini göstererek bilinmez ufuklara doğru uzanıp gidiyordu. Bu akşam Seydo’nun köyüne varmak mümkün değildi. Güneş alçalmış, derelere gecenin siyah tülleri salkım saçak dökülmeye başlamıştı. Her hangi bir pusuya düşmemek için yürüyüşü kestim. Çadırlarımızı bir tepeciğe kurdurarak nöbetçileri, devriyeleri çıkarttım. Çok yorgundum.

            Ayağı sürçer, düşerim diye bütün gün ata binmemiş, yaya yürümüştüm. Yemeğimi yedikten sonra çadırıma çekildim. Aradan kaç saatin geçtiğini, giyinik bir halde ne kadar uyuduğumu pek bilmiyorum. Yakından gelen tüfek sesleriyle beraber portatif karyolamdan sıçramış, ilk tüfek sesleriyle uyanarak, tasarlanan yerleri büyük bir soğukkanlılıkla tutan erlerin arasına sürüne sürüne sokulmuştum. Vakit, sabaha yakındı. Serin bir rüzgâr tatlı tatlı esiyor, karşıdaki sırtlarda beş on gölge kaynaşıyordu. Bunlar bir eşkıya çetesi olmalıydı. Birliğime baskın mı yapmak istemişler, yoksa yatak değiştirirken üstümüze mi düşmüşlerdi? Birinci ihtimale evet, ikinciye hayır diyemiyordum.

            İşi kısa kesebilmek, daha fazla uğraşmamak için birliğimin üçüncü, dördüncü mangalarını çetenin yan ve gerilerine doğru ilerlettim.

          Eşkıyanın tutunduğu sırtlara çıktığımız zaman çalı diplerinde on-onbeş ceset, bir de yere upuzun uzanmış yaralı bir genç kızla karşılaştık. Bizim kaybımız yoktu. Kılavuz, cesetlere, için için ağlayan kıza bakar bakmaz:
            -Bunlar Seydo’nun adamları, bu da kızıdır, dedi.
            -Ya… Seydo?
            -Aralarında yok, herhalde kaçmış olacak.

            Birlik çavuşuna, ihtimal çok uzakta olmayan Seydo’nun yakalanması için kısa bir emir verdikten sonra genç kızın yanına çöktüm. Yumuşak sesle:
              -Naveti çiye? –İsmin ne- dedim.

            Genç kız, hayretle gözlerime baktı, titreyen bir sesle:
            -Bedo, diye inledi.

            Onu, temizlenmemiş bir yara ile daha fazla bırakamazdım. Istırap çekiyor, kesik kesik ağlıyordu.

            Sıhhıye erinin yardımı ile sol bacağını örten kanlı şalvarının bir kısmını yırttım. Kurşun kemiğe dokunmamış, kaba ette küçücük bir delik açmıştı. Yaranın temizlenmesi, sarılması uzun sürmedi. Genç kızın, beyaz bir teni, bana Boğaziçi’nin binbir renkli hileli kıyılarını hatırlatan iri yeşil gözleri vardı. Aylardan beri kadına hasret bakışlarımı bir türlü kabarık göğsünden ayıramıyor, sabahın serin rüzgârı ile tel tel uçuşan saçlarını doya doya okşamak istiyordum. Bu aylardan beri okşamaya, okşanmaya yanışın bir belirtisi miydi? Dolup taşan hislerime isim bulamıyor, genç kızın varlığını bir bardak şurup gibi içmek istiyordum. Güneş yükselmiş, sıcak da artmıştı. Genç kızı yavaş yavaş çadırların yanı başındaki ağaçlar altına getirdiğim zaman gölgemi, bir gölge gibi takibeden kılavuza döndüm:
            -Sor bakalım, dedim. Burada ne işi varmış?

            Kılavuzun, genç kızla konuşması pek uzun sürmedi. Meğer Seydo, harekâtın köyü civarına intikal edeceğini anlar anlamaz, kızına bir fenalık yapılmasından korkmuş, karısını köyde bırakarak, Bedo’yu daha emin bir yere götürmek istemiş. İki gün evvel yaya olarak yola çıkmışlar. Geceleri yürüyor, gündüzleri saklanıyorlarmış. Bu gece, sabaha karşı yanlışlıkla askerin üstüne düşüvermişler. Bedo, ilk tüfek patlayışta yaralanmış, diğerleri de ölmüşler. Yalnız babası kaçabilmiş.

            Öğleye doğru civarı arayan mangalar kan ter içinde geri döndüler. Arama netice vermemiş, Seydo yakalanamamıştı. Gece basmadan köye varmak, raporumu vaktinde tabura yetiştirmek için çadırları yıktırdım. Bedo’yu da beraberimde götürecek, anasına teslim edecektim. Nasıl olsa birliğimle oraya gidiyordum. Yol, bir gün evvelki gibi sarp değildi. Fakat genç kız yürüyemiyor, bırakılınca pörsümüş bir balon gibi yerlere yığılıyor, at sırtında da muvazeneyi sağlayamıyordu. Yolu, erlerin pişmiş nasırlaşmış ayaklarına uydurabilmek için nihayet onu terkime aldım. Şimdi atın ayak sürçmelerinden kaykılıp sağa sola düşmemek için bütün kuvvetiyle vücuduma sarılıyor, dolgun göğsü aralıksız okşamalarla sırtıma yaslanıyordu. Türkçe bilmiyordu, ben de Kürtçe konuşamıyordum. Yalnız harekâtın başından beri, o da kulaktan kapma birkaç cümle öğrenmiştim. İkide birde başımı arkaya çeviriyor, genç kızın gözlerini bulunca:
            -Keyfete hoşe? –Nasılsın- diyor, onun ince bir sesle:
            -Keyfime hoşe, berhudar bi! –iyiyim, berhudar ol- demesine kulak kabartıyordum.

            Ele geçirdiğimiz zaman gözlerini kaplayan korku dağılmış, lâkin bakışlarını iç sızlatan bir endişecik kaplamıştı. İhtimal babasının ne olduğunu düşünüyordu. Zevkini, heyecanını bu gün bile unutamadığım yolculuk akşama doğru sona erdi.

            Bedo’yu kırılacak, incinecek bir bebek gibi evine teslim ettikten sonra kurulan çadırıma çekildim. Karnım açtı. Bununla beraber emir erimin bulup getirdiği bir bardak kaynamış sütü güçlükle içebildim. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yatağımın içinde kıvrandım, durdum. Bedo, bana İstanbul’dan beri o güne kadar unuttuğum kadını hatırlatmış, erkeklik duygularımı kamçılamıştı.

            Ertesi sabah genç kızın evine uğradım. Annesi kapı eşiğinde gölgemi görünce yarı Türkçe, yarı Kürtçe bir ahenkle:
            -Buyurun Begüm, dedi.

            O, önde, ben arkada bahçeye bakan küçük bir odaya girdik. Bedo, köşe ile pencere arasına konmuş bir sedir üstünde yatıyordu.

            Annesinin ardından içeriye kayan gölgemi görünce doğruldu. Yüzünün rengi biraz yerine gelmiş, gözlerindeki korku ve endişeler dağılmıştı. Bir gün evvel, at sırtında başımı arkaya çevirerek söyleye söyleye bir türlü bitiremediğim Kürtçe cümleyi dilimin ucuna toplamak isterken, genç kız, ilk defa yüzünde açılıp yayılan bir gülümseme ile gözlerime baktı. Yavaş bir sesle:
            -Keyfime hoşe, dedi.

            Bir an kendimi unutur gibi oldum. Karşımda bir konca gibi açılan, benimle şakalaşan genç kızı kollarımın arasına alarak, bir gecelik hasretin bütün acılarını dudakları üstünde eritmek istedim. Sedirin başucunda küçük tahta bir iskemle vardı. Üstüne gelişigüzel otururken uzun uzun gülümsedim.

            Aradan on gün geçmeden Bedo’nun bacağı iyileşir gibi oldu.

            Artık gezebiliyor, çok zaman kapıları önüne çıkarak çadırlara doğru bakıyor, oralardan kendisine seslenecek bir teğmenin gölgesini arıyordu. Genç kızın gülüşleri, ince, ahenkli sesi bu harap köye, sefaletin kaynaştığı bu verimsiz topraklara yaraşmıyordu. Bununla beraber o, bu yerlerde kalmaya, bu yerlerde ihtiyarlamaya mahkûmdu.
           
            Köye yerleştiğimizin yirminci günü yeni bir bölgeye hareket için taburdan emir aldım. Erat çadırları yıkıp, kaputlarını dürerken, sarsak adımlarla Bedo’nun evine doğru yürüdüm.

            Genç kıza bir:
            -Allaha ısmarladık diyecek, çiçek gözlerine son bir arzu ile bakacak, sonra dilsiz kalmış bir aşkın sağanakları altında bilinmez ufuklara doğru kanat çırpacaktım.

            Ayak seslerime kapı eşiğinde boy veren genç kız, bir defa yıkılmış çadırlara, bir defa da bükülmüş gölgeme baktıktan sonra donuklaştı, halsiz kalmış gibi açık kapı kanadına yaslandı. Yavaş yavaş yanına sokuldum, tirtir titreyen vücudunu kapı içindeki loşluğa çektim.

            -Bedo, Bedo diye inledim.

            Genç kız, neden sonra başını doğrultarak gözlerime baktı. İri yeşil gözlerini çerçeveleyen kirpikleri parlaktı. Etraftan görülmek korkusunu düşünmeden bir elimle başını, diğer elimle çenesini tutarak dudaklarımı dudaklarına götürdüm:
            -Bedo hatırete! –Allaha ısmarladık- dedim.

            Ve sonra ters yüzü geriye dönerken arkamdan hıçkırıklı bir ses dalgalandı:
            -Tü selâmet bi! –Selâmetle-

            Bedo ile ayrılmamın işte böyle hazin, iç yakıcı bir sadeliği oldu. Ne hale ait bir söz söylenmiş, ne de geleceğe dair bir vaatte bulunmuştum.

            Zaten bu sevginin başka türlü bir gelişme göstermesine imkân yoktu. Başladığı yerde bitecek, bir hatıra gibi gönülde yaşayacaktı. Artık benim için harekâtın hiçbir cazibesi kalmamıştı.

            Yürüyor, koşuyor fakat bir türlü kendimde Bedo’nun köyünde bıraktığım teğmeni bulamıyordum.

            Kasım ayının ortalarına doğru Bitlis’e dönmek için emir aldık Lâkin her birlik yine tek başına hareket edecek, bir evvelki bölgesinde yarım kalmış işlerini tamamlayarak geri çekilecekti. Öyle tahmin ediyorum ki bu emir benden başka hiç kimseyi memnun etmemişti.

            Zira Bedo’nun köyüne bir daha uğrayacak, bulutlu gözlerimi bir daha genç kızın bakışlarıyla yıkayacaktım. Yine dağlarda, kaynak başlarında kalışlardan sonra bir öğle üstü genç kızın köyüne vardık. Etrafımızı saran çocuklar, testilerle su, ayran getiren kadınlar arasında Bedo’nun kendisine mahsus gölgesini göremeyince üzülür gibi oldum, yoksa hasta mıydı? Bir tecessüs, hiç olmazsa küçük bir merak onu kıpırdatmalı, kapı eşiğine kadar sürüklemeli idi.

            Erat tüfek çatmış, çanta çıkarmıştı. Daha fazla sabredemeyerek genç kızın evine doğru yürüdüm. Kapıdan içeri adımımı atmadan eveel büyük bir heyecanla seslendim:
            -Bedo, Bedo!

            Sesime, neden sonra yerlerde sürüklenen yorgun bir ayak patırtısı cevap verdi. Gelenin Bedo olduğunu tahmin ederek kollarımı açtım. Fakat gelen, karşıma çıkan Bedo’nun annesi idi. Biraz evvel sevinçle ileriye uzanan kollarım, ağır ağır yanlarıma düştü. Yaşlı kadının üstü başı karmakarışıktı. Bakışları değişmişti. Kinli kinli gözlerime bakıyordu. Yumuşak sesle:
            -Bedo, likuye? –Nerede- dedim.
            -Mir. –Öldü-
            -Ne, ne öldü mü?

            Kuvvetim kalmamış, düşmemek için duvara yaslanmıştım. Çadırıma nasıl döndüğümü şimdi bile hatırlamıyorum. Akşama yakın kendimi biraz toplayınca sağa sola başvurdum. Öğrendiğim şeyler müthişti. Seydo müsademeden kaçıp kurtulduktan sonra bir köye sığınmış, adamlarının ölümüne, kızının yaralanmasına çok müteessir olmuş, hatta bir gün:
            -Ben erkeklik yapmadım, onlarla beraber ölmeliydim demiş ve birkaç gün teslim olmak çarelerini aramış. Lâkin az sonra üzerine titrediği kızının, çetesini paramparça eden teğmenle seviştiğini duyunca deliye dönmüş, bir aralık kızını, mümkün olursa beni öldürmek için köy yakınına kadar sokulmuş, fakat fırsat bulamamış.

            Nihayet üç gün evvel evine dönmüş, kapı yanında sevinçle kollarına atılmak isteyen kızına şiddetli bir tokat atmış:
            -Kaltak benim namusumu berbat ettin, diye tabancasına sarılmış.

            Bedo kalbine yediği bir kurşunla yere yığılırken, Seydo bu sefer de tabancasını kendi ağzına çevirmiş. Silâh sesine koşanlar yerde iki ceset, cesetler başında saçlarını yolan bir kadın bulmuşlar.
           
            Bu Bedo’nun annesi imiş.

            Güneş doğmadan önce küçük köy mezarlığında bana bir toprak yığını, yığının başucuna çakılmış iki tahta çubuk, çubuklar arasına dizilmiş kırk kadar örgülü saç gösterdiler. Bu, Bedo’nun daha doğrusu benim için ölen kızın mezarı idi. Rüzgârla hafif hafif sallanan, birer altın saçak gibi mezarın başucunu okşayan saçları ellerimle tuttum, dudaklarıma götürdüm. Bir şaka gibi başlayan sevginin bir ebediyet olup kalbime dolacağını hiç düşünmemiş, ilk karşılaştığımız gün Bedo’nun varlığında gördüğüm kadını, behimi bir arzu ile dağlar başında kucaklamak istemiştim. İhtimal dönüş yollarında bir daha karşıma çıksaydı öpecek, sevecek, nihayet bu macerayı unutup gidecektim.

            Genç kızın ölümü bana aşkı ve bir aşk için yaşamanın zevkini, feragatını hatırlattı. Bu gün yılların kurt gibi kemirip yediği, yalnızlığın parça parça erittiği geçmişime matem tutuyorum desem yalan olur.

            Bağ komşum yorulmuş gibi büsbütün arkasına yaslanırken:
            -Haydi birer sigara yakalım, dedi, hayat bununla ve bunlarla beraber yine tatlıdır.


            Bağlar, küçük, bodur ağaçlar Dikmen tepelerinden eteklere doğru yayılıyor, Ankara uzakta, göz kamaştıran bir ışıltı altında vuzuhla seçiliyor, başımızın üstünde kuşlar birbirini kovalıyorlardı.



8 Mart 2017 Çarşamba

KADIN OLMAK



Yazan: Özlem Pekcan

Sözde gözün bebeği, başın tacı,
Oysa ki,
Eksik etek evinde, kaşık düşmanı,
Ve dahi
Beşik kertmesi, berdel, başlık parası
Bilindik öyküsü üçüncü sayfanın
Okunur her gazetede.
Kerem yanıp kül olmuş aşkından
Anlatırlar masallarda,
Üstelik;
Yağmurdan bile küçük elleri varmış
Söylenir şiirlerde.
Derler ki,
Cennet ayaklarının altındaymış 
Anaların ahirette
Gel gör ki,
Sırtında dayak, karnında bebek
Gerçek hayatta.
Velhasıl
Kadın olmak zordur ülkemde
Ve hatta komik, hatta ironik,
Kadın olmak zordur ülkemde.